Showing posts with label Kayıp Destanlar/Forgotten Legends. Show all posts
Showing posts with label Kayıp Destanlar/Forgotten Legends. Show all posts

2.8.10

kâbus

Savaş çanları çalıyordu, kulaklarda yankılanarak halkın yüreğine korku salarak çalıyorlardı. İçindeki karanlık giderek büyüyor, ruhundan kalan son parçaları acıyla eziliyordu. Rüyalar, düşler onun kara deliklerle örülü kâbuslarında dönüşüyordu. Çığlıkları keskin ve acıydı ama duyulmuyorlardı. Gözlerini kapadığında zihnini de kapıyordu, sonrası bilinmezlikti. Ne içindi bu çanlar? Bir savaş mıydı gerçekten? Yoksa bir av mı? Tarihteki büyük savaşlardan, lanetlerden ve ölümden kurtarmış bunca şövalyeyi cazgır bir çiftçi ordusuyla mı yok edeceklerdi?

Hayır.

Me'a yüreğinde bir ağırlık hissetti. Bir şeyler onu derinden, içinden, en gizli saklı düşlerinin ve anılarının olduğu yerden boğuyordu. Bilinmez bir elin pençelerindeydi. Hayır! Ruhundan kalan parçalar haykırıyordu. Tanrıçalar ve Tanrılar adına, HAYIR! Bu rûnleri taşıdıkça, derisi her an alev alev yanarken, zihninde ona ait olmayan seslerin yankısına dayandıkça bu çanlara, bu savaşa izin ermeyecekti. Kanları eline bulaşmış tüm ölü dostlarının kayıp mezarlarına üzerene yemin ederdi ki, izin vermeyecekti!

Dizleri üstüne çöktü. Ellerini toprağa dayadı yığılmamak için. Soğuk toprak bir anda kuruyu verdi avuçları altında. Bir şeyler kaburgalarını içten içte tırmalıyordu. Rûnler ısınırken teni yanıyor ve çatlıyordu. Dişlerini sıktı, gözlerini yumdu, ruhundaki acı bedenine işliyordu.

HAYIR! Hayır... kaybetmeyecekti kendini. Kimsenin avı değildi o. İzin vermezdi buna... hayır, tasmalanacak bir gudubet olmayacaktı. Uyuz bir hayvan gibi avlanamazdı!

Nefesi ufak buharlar yaratıyordu. Gri gözleri, kararıp kehribar ateşlere dönüşürken kirpiklerine düşen birkaç damla yok oldu. Boğazını yırtarak geceyi boğan çığlık, çalan çanları çıldırttı. Yarılan rûnlerden kanla karışık kara irinler aktı toprağa.

Toprak öldü.

Teni karardı, zırhı parçalanıp döküldü. Rüzgâr dokunmadı saçlarına, fısıldamadı kulağına.

Şehir sustu.

Gecenin karanlığında kara bir kâbus uyandı. Yürüyen karanlıkta sadece bir çift yıldız parladı ateş renginde.

12.5.10

Me'a

İlk FRP karakterim Me'amor adında bir elfti. Tolkien'in Orta Dünyası'nı konu alan bir forumda başlamıştım. Kuzgun karası saçları olan, hafif yanık tenli, savaşçı bir hatundu Me'a. Kurulu klana gelen her üyeyi tam o anda sırf o kişi için yazılmış bir şiirle karşılardı. O şiirleri yazmak çok hoşuma giderdi, ne yazık ki hepsini kaybettim.

O zamanlar FRP, Classlar vs. hakkında çok bir bilgim yoktu, o yüzden hatun biraz fazla mükemmel bir karakterdi. Daha sonra işi öğrenip zevk aldıkça Me'a' yı tekrar tekrar düzenledim. O artık bir Orta Dünya ya da DnD elfi değil. Benimi kendi yarattığım ya da yaratmakta olduğum bir dünyaya ait. Aşağıdaki yazı, söz konusu o dünyada geçen bir savaş sırasında Me'a'nın olayların başlangıcıyla ilgili anısını (flashback) içeriyor. Kendisi eski bir yazı 2008 tarihli olması muhtemel. Çok iyi sayılmaz yine de birkaç ufak değişiklik yapıp yayınlamaya karar verdim.

---

Gözleri kapandı hafifçe, zihninde sesler duyuyordu; mızrak ve kılıçların çarpışma sesleri, havada süzülen ok sesleri, savaş nidaları... İç çekti, sanki son kez çekiyormuşçasına.

Dinaerealılar' ın yolları ayrı düştükten birkaç yıl sonraydı. Kendimi dağ yamaçlarındaki ormanlara kurulmuş bir Elf Yurdu' nda bulmuştum. Kendi yurdum da. Dönüşümden sevinç duyanlar olduğu gibi hoşnutsuzluğunu gizlemeyenler de vardı. Kız kardeşlerim çevremde pervane olup uzak diyarlarda yaşadıklarımı dinlemek istediler bir bir, erkek kardeşlerim attığım onca cenkten sağ çıkmamı sağlayan kılıcımla onlara meydan okumam için sıraya dizildiler. Ailenin en büyük çocuğu olmak zordur hep, küçüklerin kendine yakın gördüğü aile bireyi olmak... Babamız tarafından evlatlıktan reddedilmiş evlat olmak.

"Babamızı kızdıracaksın Me'amor, dönmemeliydin."
"Babamız bana hep kızgın sevgili Nia."
"Yine de dönmemeliydin. Annemiz olmasaydı seni topraklarımızdan sürgün edecekti hatırlasana."
"Şşşt, küçük kız kardeşim. Bırak da bu yorgun savaşçı biraz dinlensin. Er geç yola koyulacağım tekrar. Belki bakarsın babamızın gazabını üstüme çekmeden önce topraklarımıza düşen çiğ tanelerini izleme şansı yakalarım."
"Evet, belki. Umalım ki tek endişemiz babamızın gazabı olsun."
"Hıım? O da ne demekti?"
"Ufukta savaş var kardeşim. Geçtiği her yeri kızıla boyuyor ve şimdi de burada... bizim topraklarımızda."

Bu sözler, bu sözler her şeyin başlangıcı oldu işte. Kendimi bir anda son görmek istediğim insanın karşısında buldum; babamın. Onun yanında duran annemin özlem ve tedirginlik dolu bakışlarını ağır bir yük gibi üstümde hissetmiştim; ama bilmem, öğrenmem gereken daha önemli bir şey vardı.

"Aurnia bir savaştan bahsetti."
"Düğün bile olsa seni ilgilendirmiyor. En kısa sürede bu toprakları terk edeceksin."
"Hayır! Siz isteyin ya da istemeyin baba, burası benim de toprağım. Burada büyüdüm ben. Eğer toprağımı, ailemi, halkımı tehlikeye sokacak bir savaş söz konusuysa sizin ordularınızla beraber çarpışmak en büyük hakkım."
"Benim ordularımda sana yer yok!"

Sırtını döndü... Sırtını döndü ve ailede bir tek bana miras bıraktığı çelik grisi gözlerini ufka dikti. Annemin deniz mavisi gözleri üstümdeydi hâlâ, bunca yıl boyunca âşık olmaktan usanmadığı adam ile ilk göz ağrısının arasında kalmak hiçbir annenin kaderi olmamalıydı. Avuçlarımda babamın kollunu hissetim bir an, sıkıca kavrayıp onu kendime doğru çevirdiğimi gördüm. Kendi bilincimden uzakta hareket ediyordu uzuvlarım; ama belki de yıllar önce yapmam gereken şeyleri yapıyorlardı. Gözlerinin içine baktım, bana miras bıraktığı sadece o gözler değildi, kibri, cesareti, liderliği... Kendimize itiraf etmekten her zaman çekindiğimiz bir gerçekti bu; ben, onun, babamın bir kopyasıydım. Bana baktığında geçmişini, kendi gençliğini; bende ona baktığım da geleceğimi, kendi yaşlılığımı görüyordum.

"Baba... Burada kalacağım. Ben düşmanınız değilim. Ufukta yükselen günle gelen hangi savaşsa ordularında beraber karşısına dizileceğim ve göğüs göğse kılıç kılıca ölümüne savaşacağım."
"Sen! Sen bir aptalsın! Bir aptal!!"

Kapıdan çıktı, yürüdü gitti. Annemin gözyaşları ile beni kucakladığını hissettim. Çiçekler gibi kokan siyah saçları yanaklarıma değdi. Dudakları, öpücükleri saçlarımda gezindi; ama kalamadım yanında. Kaçtım, böylesi bir eziyeti ona nasıl layık gördüm, ben bile bilemiyorum.

Ordular son hazırlıklarını yaparken atımla süzüldüm aralarına, bakışları konuşmalarına yer bırakmıyordu. Kılıcım kınındaydı, eski bir dostumun verdiği Mithril yeleğim göğsümdeydi. Omzumu kavradı bir el ansızın, arkamı döndüğümde en az babam kadar bana karşı bir yüz gördüm; Megilastald, erkek kardeşlerimin en büyüğü, toprakların varisi.


"Megil--"

Sözümü tamamlayamadım çünkü kardeşim, ordularının bir kumandanıymışım gibi selamlayıp sarılmıştı bana. Onun sesinden duyduğum cümlelerle şaşkınlığım yerini minnettarlığa bırakıyordu.

"Eve döndüğünde çok sevindim."

Onunla beraber hazırlıkları yapan askerler boyunca ilerledik. Babamın ve komutanlarının yanına vardık. Kardeşim başını kaldırıp gülümsedi, komutanlar ise babamın tepkisinden çekinerek başlarını bile kaldırmamışlardı. Aralarına girip önlerine serili haritaya göz attım.

"Baba?"
"............."
"Baba?!"
"Ne istiyorsun?"
"Savaşın nedenini? Düşmanın kim olduğunu?"
"Savaşın nedeni savunma yapmak. Orklar ve yanlarındaki diğer yaratıklar nedensizce Cücelerin Madenlerine saldırdılar. "
"Nedensizce mi?"
"Evet, nedensizce. Kuzeydeki ormanları yakıp yıkmışlar. Buraya gelenlerin farklı bir ordu olduğu kanısındayız. Her koşulda savunma yapacağız... Sonra gerekirse madenlere yöneliriz. Şimdiye kadar sesleri çıkmadığına göre günbatımında harekete geçeceklerdir. Gökte tek bir yıldız bile belirmeden tüm hazırlıkların tamamlanmış olmasını istiyorum."

Günbatımı... Güneşin topraklar ardında uykuya dalıp göğü buladığı o tatlı kızıllık şimdi dökülecek kanların habercisiydi. Nitekim öyle de oldu. Güneş battığı an savaş borularıyla davullarının sesleri ağaçlara yerleşmiş tedirgin kuşları mekânlarında etti. Oklar zehir yağmurları gibi üstlerimize yağarken kalkanlarımızın arkasına sığındık. Kılıçlarımızı kınlarından çıkarıp geceye sürdük atlarımızı. Orkların, yaratıkların ve ordularımızın askerlerinin kanları bir olup toprağı suladı.

Gündoğumunda düşman orduları geri çekildi, gece tekrar saldırmak üzere. Babam orduları geri topladı, kayıplarımız ağırdı; ama her askerimiz yere düşmeden olabildiğince çok düşmanı haklamış gibi görünüyordu. Yararlılarımız vardı. Hanımlarımız onlarla ilgilenirken babam ilişti gözüme tüm kibri ile dikiliyordu dimdik. Göğsüne aldığı o ağır yara bile bir an için olsun vazgeçiremiyordu onu tüm bu olanlardan.

Ağır adımlarla ilerleyip çardakları geçti, kardeşlerimin yaralarını saran anneme görünmeden usulca koridorlardan geçti. Adımları yalpalıyordu artık, odasının kapısına vardığında dengesini yitirdi. Koluna girdim, ayakta durmasına yardım ettim. Beni, gururunu zedelermişim gibi sertçe ittirdi; ama onu bırakmaya niyetli değildim. Sesim fısıltı gibiydi, anneme yakalanmamak için harcadığı çabayı boşa çıkartmamalıydım.


"Hadi baba..."
"Bırak beni, kendimde yürüyebilirim. Sana muhtaç olacak kadar zayıf değilim."
"Evet, zayıf değilsin, sadece biraz yorgunsun ve birkaç can sıkıcı sıyrığın var o kadar."

Zarif işlemelerden yapılma kapıyı açıp içeri girdik, onu ipek çarşaflar arasındaki yatağına yatırdım. Bakışlarındaki kibri omuzlarımı çökertiyordu adeta. Zırhını, giysilerini soydum. Göğsünün biraz yukarısında ağır bir yara vardı. Çevresi kararmaya başlamıştı. Zehirli olduğu aşikârdı. Şifalı bitkiler gerekiyordu. Kalktım, koridorları ve kapıları geçtim, çardakların arka tarafındaki odama gittim koşarcasına. Yolculuklarım boyunca nice bilgelerle, yaşlı Druidler ve yetenekli şifacılarla karşılaşmıştım. Öğrendiğim birçok şey vardı onlardan. Her zaman kendime yetmeyi bilmiştim ve her zaman hazırlıklı olmayı da. Ama beni tedirgin eden bir şeyler vardı. Bu savaşla, düşmanımızla ilgili bir şeyler. Çok daha fazlasının olup bittiğini hissediyordum. Uğursuz bir şeyler vardı.

Geri döndüğümde yarayı yıkadım, merhem haline getirdiğim şifalı bitkileri sürdüm. Temiz bir bezle yarasını sardım. Başını yana doğru çevirmişti balkona düşen çiçek tanelerini izliyordu. Teşekkür etmesine ya da minnet duymasın ihtiyacım yoktu. Sadece kararlarımı, beni, olduğum gibi kabul etse yeterdi.

"Baba... bu geceki çarpışmaya katılmaman gerekiyor."
"Ne'den bahsediyorsun sen ?"
"Hareket etmemelisin. Bu ya---"
"Şimdi de bana akıl mı verir oldun."

Hışımla doğruldu yataktan, giysilerine ve zırhına uzandı. Onu durdurmak ya da fikrini değiştirme için söylediklerim fayda etmedi ki bunu zaten beklemiyordum. Çardaklara geri döndüğümüzde, Sul'u gördüm. Benden sonraki en büyük en kız evlat oydu. Nia, deri zırhını giymesinde ona yardım ediyordu. Okları selesinde yerlerini almışlardı. Bir an orada öylece durup onları izledim. Kadınlarımız çoğunlukça şifacıydı. Sadece bazıları eğer isterlerse okçu olarak eğitiliyordu. Sul, en iyilerden biriydi.

Güneş batarken yükselen davul sesleriyle mevzilere ilerledik. Oklar, baltalar vızıldayarak kulaklarımızın dibinden geçip gidiyordu. Çürümüş, bozulmuş çarpık yüzler ve bedenler bir bir geçip gidiyor, düşüyor, kılıçlarımızı kara kanlarıyla yıkıyorlardı ve onlarınkileri de bizim kızıl kanımızla. Toprak adeta kusuyordu onları, birini silahımızdan silkeleyip düşürdüğümüzde yerine ikişer üçer tane geliyordu. Gece olması bize zarar sağlamıyordu; ama etrafı saran karanlık yapaydı, ölüydü. Tenlerimize değdiğinde ruhlarımız soğuyordu. Vadinin çok daha geriside, göremediğimiz kadar uzağında yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu hepimiz fark etmiştik. Bu, sıradan bir savaş değildi. Sadece bizi ilgilendiren, sadece bizim çarpıştığımız bir şey değildi.

Tüm bu kargaşa içinde babamı gördüm bir an, döndü yavaşça sallanarak. Kılıcından cansız bir beden düştü ayakları dibine ve göğsüne saplı bir kılıç parıldadı ay ışığında. Onun diz çöküşünü görürken koştuğumu hatırlıyorum, hayal meyal bana yönelen kim olduysa çarpık bedenlerinden ayırdım kafalarını. En azından öyle olduğunu sanıyorum. Sabahın soluk ışıklarında saatler kala savaş meydanında kaybettik babamı. Onu öldüren; yaralı olmasına rağmen devam etmesine neden olan gururu muydu yoksa halkına olan sevgisi miydi, bilmiyorum.

Annemin cılız yumrukları zırhlarımızın göğsüne dövmüştü isyan edercesine. Kardeşlerim suskundu, halkımız korkuyordu. Daha şimdiden birçok kadın eşlerini kaybetmişti. Ne savaşçılarımız ne de yaşlılarımız böylesi bir musibetle karşı karşıya kalmamışlardır. Şafak sökerken bitkindim, yaralarım sızlıyor, kaslarım ağrıyordu. Ölülerin alevleri doğan güneşten daha fazla aydınlatıyordu.

Üç büyük varis, Megilas, Sul ve ben, komutanlar ve yaşlılarla bir araya geldik. Oturduğum yerde ardıma yaslanmıştım, gözlerim bakıyor ama görmüyordu. Planlar, fikirler, otoriteler savaş meydanında uçuşan baltalar ve oklar gibi kulaklarımın etrafında vızıldayıp durdu. Zihnimde ise babamın sözleri yankılanıyor, sezgilerim karanlık ıslıklar çalıyordu.


"Ayrılıyoruz."
"Ne?"
"Bunu yapamayız, burası evimiz!"
"Bu kararı verecek durumda değilsin, daha bir çocuksun sen! Babasının kararlarına karşı çıkan bencil bir çocuk. Ne cüretle ne yapacağımızı söylemeye kalkarsın. Bu odada olman bile ailen için utanç!"
"Yeter! Burası hepimizin toprağı, hepimizin evi. Kardeşimle böyle konuşmak hiçbirinizin haddi değil."
"Evimizi daha fazla savunacak durumda değiliz. Çok fazla adam kaybettik, düşmanımız ise giderek çoğalmaya devam ediyor. En mantıklı hareket güneye doğru çekilmek, bu tarafa doğru."

Haritada işaret ettiğim bölge, uzak kuzenlerimize aitti. Yaşlılar bu fikri onaylamadılar. Onlara göre burası kökleriydi, burada kalınmalıydı. Tanrılar, dinler ve tarihimiz üzerine şiddetli, histerik söylevlere geçtiklerinde ise biz çoktan kararımızı vermiştik. Kılıçlar savrulup yaylar gerilirken, gelmekte olanın varlığını karanlığını hissedenler bizlerdik.

Kadınlar, çocuklar, yaşlı ve yaralılar, Sul'ın önderliğinde dağdaki yeraltı geçitlerinden güneye ilerleyecekti. Kalmayı seçenlerle, onlara zaman kazandırmak için son bir savunma yapılacaktı. Bu planın uygulamaya en kısa sürede geçmesi gerekiyordu. Sadece taşıyabilecekleri kadar erzak aldılar yanlarına, kimileri yedek giysi alma ya da ölen yakınına veda etme şansı bile bulamamıştı. Megilas ve ben, kalmakta ısrar eden erkek kardeşlerimizi gitmeye ikna edemedik. Nia'nın yalvaran gözleriyle sadece Lireon gitmeyi kabul etti, o da yaralı olduğu için. Faydasının dokunmayacağını bilmek ona içten içe acı veriyordu.

Geriye kalanlarla ne kadar süre dayandık hatırlamıyorum, şafaklar duman yüzünden kararmış, sayımız azalmıştı. Bazılarımız çok ağır yaralıydı. İyileşmeyeceklerdi, acılarını dindirmek için onları kendi ellerimizle öldürmek zorunda kaldık. Belki de en çok ağırımıza giden bu olmuştu. Gördüklerimiz, karşılaştıklarımız ve duyduğumuz şeyler yüzünden kendimizden şüphe etmeye başlamıştık. Bir birimize telkinler veriyor, aklımızı kaçırmamaya çalışıyorduk.

Yurdum, şimdilerde çatlamış kurak toprakların uzandığı bir hiçlik. Uzun zaman önceydi orada olup bitenler. Sağ kurtulup güneye vardığımızda sadece beş kişiydik ve neler olduğunu anlatmak için dört yöne dağıldık. İnanlar oldu, inanmayanlar olduğu gibi. Çok daha fazlası geliyordu, uğursuz savaşın dehşeti kapıdaydı ve hatırlayanlar… hayatta kalmayı başaracak olanlar bunun ufak bir başlangıç olduğunu çok geçmeden öğrenecekti.

Irkların, krallıkların, düşmanların birleştiğini; ergen yaşındaki çocuktan, tarladaki işçiye, rahat tahtındaki kraliçesine kadar eli tutan herkesin kılıç kuşandığını gördüm. Diğer halklardan uzak duran türlerin kendilerini göstermelerine şahit oldum. Savaşmak için kabilelerini, yeminlerini terk eden Ateş Cadıları oldu. Güneş’in Kızları diye çağırırdı yaşlılar onları. Kibirli ve gururluydular, tarafsız kalmayı seçerek İsimsiz Olanlar’ın yok oluşundan itibaren hiçbir dünyevi mücadeleye katılmamışlardı. Hayatta kalsalar bile kendi türleri tarafından sürgün edileceklerini bilerek gelmişlerdi. Çoğu bu savaşta öldü ve savaş devam ederken, birçoğu daha ölmeye devam edecek. Şimdiden bazı kabilelerin hatta ırkların tamamen yok olduğuna dair söylentiler var. Günlerdir ne şafak ne de gökyüzünde bir ışık gördük. Her şey, her yer karanlık. Yanık etin kokusu artık ciğerlerimizi boğmuyor. Hiç dinmeksizin devam eden acı dolu bağırış ve çığlıkları kulaklarımızı tırmalamıyor. Bir asker yere düşüp öldüğünde, bir ok ya da bıçak bacağınıza saplandığında orda olması ve ya olmaması hiçbir şey ifade etmiyor.

Hiçbir şey ifade etmiyor.

Hiç... bir... şey...

Burada, böylece yatabilirim. Kanla çürümüş toprakta, düşün askerlerin yanında.

Zırhım ağır geliyor... göğsümü eziyor... nefes alamıyorum...

Yatabilirim... nefes almaksızın...

Onlarla birlikte yakılabilirim... ölen kardeşlerimin yanında olabilirim...

Ölen... kardeşlerim...

...

Hayır.
Gri gözlerini tekrar araladığında gördüğü tek şey dumanla kaplı gökyüzüydü. Kara duman güneşi boğmuştu, yıldızları silmiş, ayı esir almıştı. Üstüne yığılmış çarpık cesedi ittirip doğrulurken eski ve yeni yaraları çığlıklar atıyordu. Kılıcına yüklendi, ayağa kalktı, üzerine gelmekte olan yaratığım ayağı balçıklaşmış zeminde şıpırdıyordu. Bekledi... bekledi... bekledi... kabzasını sıkıca kavradığı kılıcı tüm bedeniyle savurup yaratığı ikiye böldü. Sırtını dikleştirdi, elf gözleri hâlâ direnen dostlarını teker teker seçebiliyordu. Dudaklarının kenarı kıvrıldı hafifçe, bir çuval gibi yere serilip ölmeyi beklemeyecekti. Kılıcını tekrar savurdu, sekmesine neden olan bacağına rağmen kılıcını tekrar tekrar savurdu, ilerledi, savurdu, ilerledi ta ki şafağı tekrar görene dek.


Kara Şafak Günceleri, Kayıp Tarih

10.10.09

Ay Yüzlü


***

Başını hevesle 'evet' dercesine salladı kütüphaneci. Cildin siyah taraflı kapağını açtı, sanki un ufak olacaklarmışçasına yavaşça ve dikkatle çevirdi sayfaları.
"Ah, işte burada," gözlüğünü düzeltti, "evet, diyor ki... Marames Suh'et... burada... hmm... burada yazdığına göre Ay Yüzlüler -ki bunlar sizin aradığınız varlıklar- ölü bir tanrının suretinden doğmuşlar. Marames Suh'etlerin yani Ay Yüzlülerin gözleri ve kalpleri yokmuş. Doğdukları ölü tanrının özünden dolayı lanetlenmişler ve gözleri ile kalplerini ayrılıp gittikleri kabuklarında bırakmışlar. Eminim ki bu 'kabuk' kelimesi daha farklı izah edilebilirdi, yine de... hmm... Ayrıca konuşmazlarmış ya da yaşayanların duyacağı şekilde. Yüzyıllar boyunca gün battığında yeryüzünde yürümüşler ve geceye hükmetmişler. Her gün doğumunda ölür ve her gün batımında yeniden dirilirler. Sayıları asla bilinmemiş... hmm... kimileri onları tanrı olarak kabul etmiş kimileri de gerçek tanrı dirilene kadar onu koruduklarına inanmış. Uygarlıklar ve ırklar onları farklı adlarla anmış, tapmış ve kurban vermiş... Hmm... mmm... ilginç... ilginç, evet, verilen kurbanlar genellikle şafak vakti doğanlar olmuş. Bazen gün içinde doğanlar da ancak gece doğanların hiçbiri kurban verilmemiş. Bunun açık açık burada yazıyor olması ilginç, öyle değil mi?"

Yaşlı adam sırıtarak bordoluya baktı, ancak kukuletanın ardından yüzü pek görünmeyen bu figürün yorumlarla ilgilenmediği çok açıktı. Kütüphaneci tereddütle kitabın sayfalarına geri döndü. Birkaç bölümü mırıldanarak okuduktan sonra çevirmeye devam etti, "burada yazdığına göre yeryüzünde nefes alanların -ki bunlar bizler oluyoruz- kendilerini -yani Ay Yüzlüleri- hatırlamayı unutmasından yüzlerce yıl önce karalardan ve denizlerden çekilmişler. Nedeni bilinmiyor. Ancak geri dönüşlerine dair birçok efsane oluşmuş ve bir sürü de kehanet var... Hepsi ortak bir noktada birleşiyor; günün geceye döndüğü vakit, Ece'nin altın tacının solacağı ve muhafızların yeryüzünde yeniden yürüyeceklerinde. Altın taçlı bir kraliçeden bahsediyor olmalı, belki de doğu ülkelerinden birinin hükümdarıdır, kadın bir hükümdar. Oh, dur bir dakika bauda dediğine göre Marames Suh'et'i zayıflatacak tek bir şey varmış zira ölmesi imkânsızmış, neyse onu zayıflatan tek şeyin Güneş Işığı olduğu yazıyor," yaşlı adam sayfanın sonuna doğru parmaklarıyla satırları incelerken bir paragraf üzerinde şöyle bir bocaladı. Parmağıyla bir iki kez 'tap tap' diye vurduktan sonra birkaç sayfa geri döndü.
"Hah, şimdi anladım. Burayı az önce çıkaramamıştım. Bak, farklı kültürlerde, uygarlıklarda ve ırklarda farklı adlarla anılmış. Buradaki isimler tüm o dillere ait o yüzden anlamamıştım. Sana ancak birkaç tanesini çevirebilirim çünkü hepsini bildiğimden emin değilim. Ancak şöyle diyor; Onlara Ay Yüzlüler dendi, Gece'nin Muhafızları, Ölü Bekleyenler, Kalbi Olmayanlar, Gümüş Prensler; ama onları bir isimle daha andılar. Tüm dillerdeki karşılığıyla onları en iyi ifade eden isimle ve her gece onlara taptılar; Güneş Yiyenler'e."


---

Not: Hâlâ taslaktır kendisi zira yazana da pek bir sönük, silik gelmiştir. Düşünmektedir üzerine.

2.11.08

Melez

***

Gece ağır ağır, sinsice üzerimize çöküp karanlığa boğmuştu etrafı. Tedirgindik. Korkularımız giderek artıyor, bizleri anahtarı kayıp kafeslere hapsediyordu. Soluk alışlarımız bozulmuştu. Düşüncelerimiz bir birini kovalıyordu; ama ne zaman birinin peşine düşsek hepsi birden yok olup bizi boşlukta bir başımıza bırakıp kaçıyorlardı. Soğuyordu hava. Verdiğimiz nefesler küçük bulutlar bırakıyordu ardımızda. Ateş bile donuktu şimdi.

Tedirgindik. Üşüyorduk. Korkmuştuk.

Ruhlarımız titriyordu.

Biz ki ne savaşlar atlatmıştık, ne mücadeleler vermiştik. Orduları dize getirmiş, krallara boyun eğdirmiştik. Canavarlarla, ruhlarla, iblislerle karşı karşıya durmuştuk. Silahlarımız vardı ellerimizde, kalın parmaklarımız arasına yerleşip savaş narası atan kılıçlarımız, baltalarımız, palalarımız vardı. Cesaretimiz, kuvvetimiz destandı halkların ağzında. Ölüm; kaprisli, güzel bir kadındı bizler için. Kılıçlarımız kınından her çıktığında, koynuna girdiğimiz bir kadın.

Şimdi, şimdi ruhlarımız titriyordu.

Yeni yetme bir kızın dudaklarından düşmüş o sözcükler ruhlarımızı titretiyordu.

Kızıl saçlarıyla Nadian' ı hatırlatıyordu bana. Kızımı. Yaşaydı eğer büyükbaba olmuştum belki de. Oysa... oysa bu kız tüylerimizi diken diken ediyordu. O kör, boş bakışlar huzursuzluk yayıyordu. Ölü rengiydi teni, mermer kadar beyaz... ve soğuk.

'Melez' diyorlardı ona. 'Şifacı' ya da 'Kâhin' diyenlerde vardı. Ona adaklar adayıp kızınızın koca bulup bulamayacağını ya da kocanızın savaştan dönüp dönemeyeceğini soramazdınız. O bunların çok üstündeydi. Gördükleri, duydukları ve hissettikleri sıradan ölümlüler için çok fazlaydı. Belki de bir melez olduğu için hâlâ hayattaydı. Erydianlar' ın soyundan geldiğini söyleniyordu. Yaklaşık on yıl önce tamamıyla yok olan bir Elf ırkıydılar. Diyorlar ki hepsi öylesine bir vahşetin kurbanı olup kendi kibirleriyle boğularak acı çekmişler ki Melez' in gözlerinden kanlar gelmiş. Yüzünde hâlâ o kanların izleri var. Gözlerinden yanaklarına, çenesine doğru inen kan kızılı şeritler. Yitip gitmiş kadim dillerden bir taç vardı alnında, tenine kazınmış.

Tapınakta kaldığımız süre boyunca tek bir sözcük bile söylememişti. Rahibeler; hasta, varlıklı bir ailenin küçük kızına bakıcılık ediyorlardı sanki. Onu, oradan oraya taşıyorlardı. Üşümesin diye şallara sarıyor, yiyebilsin diye etini küçük parçalara bölüyorlardı. O zaman bile onun yakınında olmak tedirgin ediciydi.

Tapınaktan ayrılıp ormanda ilerlemeye başladığımızda gün batmak üzereydi. Hava berraktı ve kimse bozacağını düşünmese de herkesin huzursuz olduğu aşikârdı. Yeni Ay' ın gecesiydi, yavaş yavaş doğmaya başlamıştı. Tam ne zaman oldu emin değilim; ama rüzgâr sertleşti. Atlar huysuzlaşınca onlardan indik. Kaldroin bundan fazlasıyla mutluluk duymuştu bir cüce olarak; ama o bile bir cücenin olabileceğinden çok daha tedirgin görünüyordu. Yayan devam etmeye başladığımızdan kısa bir süre sonra birkaç dal çıtırtısı duyduk. Ellerimiz kılıç ve baltalarımızda hışımla sese doğru döndüğümüzde onu gördük. Kızıl saçları, boş gözleri ve ölü teniyle durmuş bize bakıyordu. Alnına kazınmış eski harflerden oluşan çemberlerden ayak bileklerinde de vardı. Benzerleri; ama sanki yarım kalmışçasına bir kesinlikle elerinin bileklerine ve boynuna da işlenmişti. Çıplak ayakları, kırık dallar ve yaprak arasında, toprakla kirlenmiş olarak sırıtıyordu. Geceliğinin bir omzu hafifçe kaymış; ince kumaş genç, diri bedenini kıvrımlarına sarınıyordu. Her erkeğin; onurlu şövalyesinden rezil Orc' una kadar her erkeğin dokunmak, sahip olmak, bedenini altında hissetmek, ihtiras çığlıkları duymak isteyeceği bir kadın gibiydi. Oysa daha çocuktu, Nadian' dan daha küçüktü; ama unutturuyordu bunu. Bir çocuk olduğunu unutturacak kadar hayranlık ve anlamsız bir açlık uyandırıyordu karşısındakine.

Dostlarım, silah arkadaşlarım da benimle aynı duyguları paylaşmışlardı anlaşılan. Aynı şeyleri hissetmiş, aynı arzulara mahkûm olmamak için çabalamışlardı. Olduğumuz yere mıhlanmıştık. Tecrübelerimiz ve onurumuz bizi ileri adım atmaktan alıkoyuyordu. Gözlerimiz, bakışlarımız o beyaz tene, kızıl saçlara odaklanmıştı. Solgun dudaklarının aralanmasıyla sanki birkaç adım gerilemek istercesine hepimizin irkildiğini fark ettim. Önce anlamsızdı dudaklarının hareketi, sonra sesini duyduk. Sözcükleri. Ruhumuza sızan, karanlığı zihnimize fısıldayan o sözcükleri. Soğuk daha soğuk oldu, gece daha karanlık. Yıldızlar ve ay bile soldu, silindi gökyüzünden. Arzularımız, hislerimiz, umutlarımız çekilip alındı sanki bedenlerimizden. Namevtlerin dokunuşları gibiydi o sözler. Ruhlarımız parça parça yitip gidiyordu.

Ne zaman sustu... hatırlamıyorum. Bedenimi hissetmekte o kadar çok zorlandım ki nefes almaya kalkarsam eğer parçalanıp toprağa karışırım sandım. Hatırlamıyorum... ama sustu. Sustu ve dikildiği yerden, o çelimsiz ve mecalsiz haliyle, kör gözlerini alelade bir yere dikip öylece durmaya devam etti.

Alay ediyordu sanki. Orada durmuş, soğuk, ince kumaşın ardında ona dokunmuyormuş gibi, söylediklerinin hiçbir anlamı yokmuş gibi duruyordu.

Başka evrenlere, başka zamanlara ve bizim anımıza sözleri aitti. Yaşayanların, ölmüşlerin ve doğmamış olanların zamanlarına aitti.

Sözleri... kehaneti ölümün ötesine aitti.

***

23.11.07

Tanrılar'ın Doğuşu


Tanrıların Doğuşu: İlk Nesil

Çok uzun zaman önceydi bu toprakların yaratılışı. Adı unutulmuş tanrılar tarafından çizilmişti sınırları. İnancın düştüğü zamanların çok öncesinde doğmuşlardı. Diyarların terk edilişini ve ölümsüzlerin düşüşlerini görmüşlerdi. Korkmuşlardı ve endişelenmişlerdi diğerleri için.

Geceler boyu yıldızlara seslendiler, Zodyak' ın çocuklarını çağırdılar yeryüzüne bir bir. Her birine, birer geçit bahşettiler. Yok olan inançtan, sağ kurtulanlarla geçtiler geçitlerden. Adları unutulana değin; toprağı ve göğü dokudular, bedenlere hayat üflediler, barışları ve savaşları yönettiler, halkları bir araya getirdiler ve öldüklerinde; çocukları, onların dünyaya savrulan küllerinden hüküm sürdü.

İlki, birlikte ve ayrı, tan vaktinde doğdu. Yıldızlar ona parıltılı taçlar taktı, babası yeryüzünün ve annesi de yeraltının bilgileriyle kutsadı onu. Adına,
Rahylen dediler. Bilginin, Bilgeliğin ve Sırların Tanrıçası.

İlki, birlikte ve ayrı, tan vaktinde doğdu. Şafak ona göz kamaştırıcı bir pelerin armağan etti, babası adaletin ve annesi de gerçeğin varlığıyla kutsadı onu. Adına,
Magahte dediler. Adaletin ve Dürüstlüğün Tanrısı.

İkinci doğanlar ikizlerdi; Rahylen' in kardeşleri. Sabah kuşlarının ötüşüyle açtılar gözlerini, birine annesi yeryüzünün topraklarını bahşetti, diğerine babası engin okyanusları. Adlarına,
Qureb ve Leith dediler, Yeryüzünün Tanrısı ve Okyanusların Tanrıçası.

İkinci doğanlar ikizlerdi; Magahte' nin kardeşleri. Sabah kuşlarının ötüşüyle açtılar gözlerini, birine annesi ateşli volkanları bahşetti, diğerine babası ferah gökyüzünü. Adlarına, Pagro ve Erlia dediler, Volkanların Tanrısı ve Gökyüzünün Tanrıçası.

Üçüncü doğanlar üçüzlerdi; Bilginin, Yeryüzünün ve Okyanusun kardeşleri. Öğle vaktinde uyandılar. Babaları birer inci getirdi onlar için, ilkini en büyük oğluna verdi; İşçiliği ve Heykelciliği için. İkincisini ortanca oğluna verdi; Resimler ve Renkler için. Sonuncusunu en küçük kızına verdi; Müzik için.
Anneleri ruhların düşlerinden bir iplik dokudu ve onu üç ayrı parçaya böldü, ilkini en büyük oğluna verdi; Yaratılış için.
Peodha, dediler adına. Heykellerin, İşçiliğin ve Yaratılışın Tanrısı. İkincisinin ortanca oğluna verdi; Yaşam için. Enfys, dediler adına. Resmin, Renklerin ve Yaşamın Tanrısı. Sonuncuyu en küçük kızına verdi; Ölüm için. Lorin, dediler adına. Müziğin ve Ölümün Tanrıçası.

Üçüncü doğanlar üçüzlerdi; Adaletin, Volkanların ve Gökyüzünün kardeşleri. Öğle vaktinde uyandılar. Anneleri silahlar dövdü onlara güneşte; bir balta, bir hançer ve bir mızrak. İlkini en büyük kızına verdi, Yıkım için. İkincisini ortanca kızına verdi, Oyunlar ve Hileler için. Üçüncüsünü en küçük oğluna verdi, Aşk için.
Babaları, yeryüzüne düşen günün ilk ışıklarını işledi; bir zırh, bir bileklik, bir taç. İlkini en büyük kızına verdi, Savaş için.
Drean, dediler adına. Savaşın ve Yıkımın Tanrıçası. İkincisini ortanca kızına verdi, Şans için. Monfia, dediler adına. Şansın, Oyunların ve Hilenin Tanrıçası. Sonuncusunu en küçük oğluna verdi, Güzellik için. Luben, dediler adına. Güzelliğin ve Aşkın Tanrısı.


Tanrıların Doğuşu: İkinci ve Üçüncü Nesil

Peodha'nın işçiliğiyle başlar ikinci nesil. Sert madenlerden
Azaria'yı, yumuşak kayalıklardan Etra'yı, narin mercanlardan Moara'yı ve soğuk mermerlerden Tula'yı işler. Erkek kardeşi Enfys, dokunur usulca bu cansız heykellere; can bulurlar o anda Peodha'nın armağanları. İkinci doğanlar, ikizler çok beğenirler bu yeni doğanları, eş olarak alırlar kendilerine.

Qureb ve Etra' dan, Patalar; Leith ve Moara'dan, Innalar; Pagro ve Azaria'dan, Cüceler; Erlia ve Tula'dan, Elfler doğdu böylece.

Rahylen ve Magahte'den,
Fa'hnir (Hırs) doğdu.


Ve kaybetti bu destanın devamını
Delucienne Maekerr. Bu yüzden ne bir Âdem geldi bu diyarlara ne bir Havva, unutulup gitti tanrılar ve nesiller. Hatırlamadı kimseler.

2.8.07

Mavi Güneşten Bir Parça


[Giriş]


--Kahramanlarımız, yaklaşık elli kişiden oluşan bir grupla kraliyet sarayına girdiklerinde kralın talimatı ile bir birleriyle eşleşmiş ve dövüşmüşlerdi. Elli kişinin için rakiplerini yenilgiye uğratmış ve kralın zenginlikler vaat ederek şart koştuğu görevi yerine getirmek için yola çıkmışlardı.--


Şiddetli rüzgâr doğudan batıya eserken, üç ejderhanın üzerindeki üç binici, hızla doğuya doğru ilerliyordu. Rüzgâr, ejderhaların kulaklarını kopartmak istercesine sallarken, biniciler için de aynı şey geçerliydi.

O rüzgârda garip bir şekilde yüzünü hâlâ örtmeyi başarabilen bordolu kişi, siyah pelerini bayrak gibi sallanan adam ve gri cüppesini altına sıkıştıran, saçlarından başka hiç bir şeyin oynamasına izin vermeyen oğlan.

Dün o misafir odasında, kimse uyumamıştı. Pencerenin pervazına oturan bordolu, gözlerini saklıyordu; ama uyumadığı hareketlerinden belliydi. Siyah pelerinli ise yatağın kenarına oturmuş kitap okumuştu. Gri cüppeli... Aslında onun için 'uyuyup uyumadığı belli olmayan tek kişi' demek mümkündü. Biniciler, kralın verdiği görevle gökyüzünde yol alırken sessizliği bozan da bu genç oldu.

"Benim adım Lavern Alaric," dedi kafasını çevirmeden. Rüzgârdan sesi duyulsun diye böğürmüştü.
"Eric Kennitt," diye bağırdı siyahlı. Çocuğa sırıttı hafifçe, "Kara Başak Vadisinden geliyorum. Sen?" diye sürdürdü konuşmasını. Orta yaşlı eski bir askerdi, tecrübeli ve nazik görünüyordu. Yirmili yaşlar onun için çocuk sayılırdı ve bu çocuğun -diğerinin neye benzediğini bile bilmiyordu, yaşını da tahmin edemezdi bu yüzden- bu kadar güçlü olması onu şaşırtmıştı. Yeteneğine saygı duymuş; ama gençliğin verdiği delikanlılıkla başına bir şeyler açmasından endişe duymuştu. Bordolu ise sessiz kaldı. Saraydayken omzuna tünemiş olan kara gölge şimdilerde ortalıkta değildi.

"Krallıktaki her ordudan geliyorum. Kendimi bildim bileli savaşırım," dedi Lavern ve kafasını çevirerek, bordoluya baktı, "Senin bir adın var mı yoksa sessiz kalmayı mı seçeceksin bütün yol boyunca?"

Bordolu durup bir an kafasını geriye doğru attı. Kukuletanın altından upuzun kızıl saçlar kırbaç gibi ardı sıra rüzgâra tutundu. Genç bir kadındı, başı dik, duruşunda mağrur bir eda vardı. Kehribar sarısı gözleri hafif hüzünlüydü ve dudaklarını araladığında sesine biraz melankoli biraz da keder tınıları serpilmişti, "Adım, Erion Reid. Corazon' dan geliyorum."

Lavern, Erion' a baktı uzun süre. Yüzünün nasıl bir şey olduğunu aklına kazımak ister gibiydi. Saçları ters rüzgârdan yüzüne kırbaç gibi vuruyordu.
"Gizemimiz çözüldü," dedi muzırca gülümseyerek ve önüne döndü. Rüzgâr tekrar kahverengi saçlarını arkaya savururken, ileride bir parıltı gördüğünü sandı; fakat hemen sonra gerçekten görmüş olduğunu fark etti çünkü Eric' in sesi, gür ve sert bir şekilde havada yayıldı.

"Bir sorunumuz var millet."
"Zenka!" diye bağırdı Erion ve bir anda yanlarından bir gölge uçuverdi çığlık atarak, Erion gözlerini kapattı. Tekrar açtığında göz bebekleri iyice büyümüştü, "Rihad lar. Dört kişiler," dedi, transta gibiydi. Sonra gözlerini tekrar kapatıp açtığında gözleri eski haline dönmüştü.
"Rihadlar... isimleri tanıdık; ama bunlar tam olarak ne?!!" diye bağırdı Lavern kafasını çevirmeden. İlerdeki parıltı yaklaşıyordu.
"Çöl Toplulukları! Kraldan haz etmezler, kesin olarak düşman değillerdir. Pek ortaya çıkmazlar genelde; ama bu sefer fikirleri değişmiş sanırım," dedi Eric, "Topraklarına gireceğiz, Kralın adına," göz kırptı, "bundan hoşlanmamış olmalılar."
"Hoşnutsuzluklarını memnuniyetle karşılayabilirim," dedi Lavern yarım ağızla gülümseyerek. Artık ilerde ki ejderhalar seçilebiliyordu. Birkaç dakika sonra, yeşil ejderhalar süren, sarıklı ve peçeli dört kişi gözle görülebilir mesafeye gelmişti. Lavern, ejderhasını yavaşlattı ve arkada kaldı. Eric ile Erion yan yana ilerlemeye devam ettiler.

Erion, Lavern arkaya geçerken yan gözle onu süzdü istifini bozmadan hemen ardından da ejder eğerinin üstüne çıkıp dimdik durdu. Bu en iyi binicilerin bile yapmakta zorlanacağı bir şeydi, o ise sanki çayırdaki meltemlerin yüzünü okşayışını izliyormuşçasına rahattı. Cüppesi ardı sıra kızıl saçlarıyla birlikte dalgalanıyordu. Sol omzunun hemen üstüne siyah bir gölge belirdi. Eric ise, başını hafifçe arkaya doğru çevirip seslendi, "Hey, çocuk! Başını belaya sokma!" Sonra da kılıcını kınından çekti. Lavern, her zaman ki gibi, muzipçe gülümsedi ve gözlerini bir anlığına kapattı. Açtığında, eskiden kahverengi olan gözleri, güneş ışığı altında leylak renginde parıltılar saçıyordu, "Sen hiç merak etme," dedi yüksek sesle ve sadece kendisinin duyacağı tonda ekledi, "babalık."

Üç ejderhaya karşı dört ejderha. Üç kişiye karşı dört kişi. Güneşin altında, yerden oldukça yüksekte birbirlerine bakan yedi kişi. Sessizliği bozan peçesinin arkasından sesi boğuk gelen adam oldu.

"Kralın piçleri!! Defolun!!"
"Kralın adına, yolumuzdan çekilmenizi öneriyorum. Yoksa olacaklardan sorumlu değiliz," diye karşılık verdiğinde Eric, Erion' un sol omzu üzerinde gölge daha bir tutkulu dalgalandı ve saçına takılı iki siyah tüyün tuttuğu mor boncuk hafifçe parıldadı.

"Seni...!!" diye böğürdü konuşan peçeli adam. Tam elinde ki bıçağı fırlatmak için kaldırmışken, gözleri kocaman açıldı. Alnında biriken ter damlaları, yüzünü geçerek çenesinin altında kayboldu. İnliyor ve boğuk sesler çıkartıyordu; fakat hiç bir kıpırtısı yoktu. Sadece kocaman açılmış gözleri ile Lavern'e bakıyordu. Lavern ise, gözlerinin leylak parıltısı altında, gülümsüyordu. Derken, adam sağa kaydı ve ejderhasından aşağıya düştü.

Geriye kalan üçlü küçük bir şaşkınlık şoku yaşadıkta sonra silahlarına davrandılar. Erion' un karşısında yan yanan duran çift üstlerine aniden belirip binen kara gölge tarafından yutuldular. Geriye kalanla da Eric, kılıç kılıca bir çarpışmaya girmişti. Son adamı Erion ve Lavern' den biraz uzağa çekmişti. Genç kadın ifadesizde ayakta durduğu yerden ikisini izliyordu. Kara gölge yine omzunun üstüne dalgalanmaya başlamıştı. Lavern, Eric ile peçeli adamın dövüşüşünü izledikten sonra, gözlerini uzunca bir süre kapattı. Açtığında leylak ışıltısı kaybolmuş, kahverengi gözleri geri gelmişti.

"Sence, ona yardım edelim mi?" dedi Lavern, Erion'a.
"Sanmam," dedi kadın. Lavern dövüşten gözünü alıp Erion' a çevirdiğinde yüzünü, kadının omzunda dalgalanan gölgeyle 'göz göze gelmiş' gibi bir hisse kapıldı. Gölge duruldu, titredi ve ansızın yok oldu. Erion'un saçında mor boncuk tekrar parlayıp sönerken genç kadın istifini hiç bozmadı.
"Hahah!" diye güldü Lavern. Tokayı beğenmişti, "Bu toka oldukça güzel. Kendi kendine parıldayıp duruyor. Fark ediyor musun?"
Erion ilk kez Lavern'e baktı. Sonra başını dövüşe geri çevirdi, "Hayır, hiç fark etmedim."

Bu sırada Riadlardan olan adam Eric'in savurduğu bir kılıç darbesiyle ejderinden düşmeye başladı. Eric bir süre orda durup onun düştüğü yöne baktıktan sonra ejderini ikilinin yanına doğru sürmeye başladı.

"Neden arkaya geçtin?" diye sordu Eric ikiliye yaklaştığında. Sanki biraz önce hiç bir şey olmamış gibi kılıcını kınana soktu. Nefes alışı bile hızlanmamıştı.
"Eğer çuvallarsam, tam önünüzde başıboş bir ejder bırakmak istemedim," dedi gözlerini binicisiz kalan ejderlere kaydırarak. İki ejderha, hiçte dostça olmayacak bir şekilde, üçlünün etrafında dönmeye başlamıştı.

Erion cüppesinin altından elini çıkarttı, yüzünün hemen önünde avuç içi sağa bakacak şekilde tuttu. Sonra hemen ardından kolunu o kadar hızlı yanına doğru dimdik açtı ki ejderler efendilerinin emrindeymiş gibi o tarafa yöneldiler. Bordo cüppesinin yarısı arkasına savrulmuştu. Düşük belli pantolonu ve beline bağlı kumaşın üstünde ilginç boncuklar ve kemik parçaları vardı. Erion ejderler uzaklaşırken cüppesini geri örttü ve sanki hiçbir şey olmamış gibi, eğere geri oturdu.
"Tamam, o zaman," dedi Lavern gülümseyerek. "Yola devam etmemek için bir nedenimiz yok. Kral hazretleri beklememeli," dedi Eric'e gülümseyerek ve ejderhasını son sürat ilerletmeye başladı.


Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere dönüşürken, üçlü yollarına devam ettiler. Sonunda biraz alçaldıkları bir zamanda, altlarında ki toprak, çölden yeşilliğe dönüşmüştü. Ay ise, gökyüzünde ki yerini çoktan almıştı bile.
"Biraz dinlenme vakti geldi," dedi Eric, ejderhasına iniş emrini vererek. Lavern' de rahatlamış bir şekilde onu izledi. Erion' un ejderi çimenlere bastığında genç kadın eğerden aşağı kaydı usulca, "Yakınlarda nehir ya da göl var mı?" diye soru Eric' e.
Eric, güneyde ağaçlık bir bölgeyi işaret edip, "Şu tarafta bir tane olması gerekiyor, sanırım on beş dakikalık bir yürüyüşle bulabilirsin. Eğer gideceksen balık tutar mısın? Böylece erzakımızı daha uzun süre koruyabiliriz."
"Olur, tutarım," dedi Erion ve nehrin olduğu tarafa yöneldi, Lavern arkasından atlayıp, "Dur! Yardım edeyi--" diyordu ki Eric onu ensesinden yakalayıp geri çekti. "Sen ateş yakmak için çalı çırpı toplamaya yardım et genç adam," dedi ve ona Erion'un gittiğinin zıt yönünde bir bölgeyi işaret etti. Lavern dişlerini sıkarak gösterilen yöne doğru ilerledi.

"Orda bir tane, şurada iki tane, lanet çalılar her yerde," dedi karanlığın içinde. Ejderhanın üzerinde tutulan belinin acısını dindirmek için garip hareketler yapıyordu aynı zamanda. Bir kaç dakika sonra kucağında bir dolu çalı çırpı ile Eric'in yanına geri döndü. Adam uyku tulumlarını, taşlardan yaptığı halkanın etrafına dizmiş, kendisininki olduğuna karar verdiği tulumda üzerine oturmuş elindeki tahta parçasını yontuyordu.

Lavern, çalıları yuvarlığın içine bıraktı, "Ben balık tutmaya gidiyorum," dedi adama doğru; ama içinden 'babalık' kelimesini ekledi sonuna.
"Evet, şimdi istediğini yapabilirsin," diye karşılık verdi başını elindeki tahta parçasından kaldırmadan.
"Onu ne yapmayı planlıyorsun?"
"Bitince görürsün."
"Öyle olsun," deyip iri adımlarla, nehrin tahmini yönüne ilerlemeye başladı.


Erion nehir kenarına vardığında yavaşça etrafını süzdü. Siyah gölge bu sefer tam bir karga şeklinde omzunda belirdi, hafifçe gakladı. Erion tebessüm edip onun başını okşadı ve karga havalanıp geceye yükseldi. Erion üzerindekileri yavaşça çıkartıp bir kayanın üzerine koydu. Bir tek saçındaki iki tüylü mor boncuk kaldı. Yavaş adımlarla suya girdi. Su serindi; ama dalgaları azgın değildi. Erion suyun altına dalıp akıntıya karşı yüzen gümüş rengi gece balıklarını izledi. Ona doğadan aldıklarına karşı doğaya vermesi gerektiği öğretilmişti. Suyun yüzeyine çıkıp saçlarını geriye savurdu, etrafa saçılan su damalarının yok olduğu anda çevrede uçuşan beyaz ışık huzmeleri belirdi. Bunlar orman hayvanlarının ruhlarıydılar.

Erion onları izledikten sonra suyu okşarcasına elini üstünde gezdirdi ve hafifçe bir şeyler mırıldandı, dokuz tane ince uzun beyazımsı ışık suya girdi hızla ve tekrar yüzeye çıktıklarında kıpırdayan balıkları avlamışlardı. Erion hepsini topladı. Kayanın yanına geri dönüp giyindi. Saçlarındaki suyu sıktı ve gece meltemi tatlı öpücüklerle nemli saçlarını dalgalandırdı. Cüppesini giyip, balıkları eline alarak kamp yerine yöneldi.


Lavern ıslık çalarak ilerliyordu ki karşıdan gelen bir karartı gördü, "Erion?" diye seslendi. Elini ne olur ne olmaz diye kılıcının üzerine koymuştu bile. Erion cevap vermeden sessizce yanından geçti Lavern'in.
"Evet, çok güzel," dedi genç adam ve Erion'un arkasından ilerlemeye başladı.
"Şu suskunluğunu biraz bozsan çok daha iyi olacak biliyor musun? Hayır, en azından sen olduğunu bildirebilirsin bana değil mi?"
"Hmm... Bendim," demekle yetindi Erion.
"Gelişiyoruz. Bu da iyi bir şeydir," dedi Lavern, ellerini arkada birleştirip ıslık çalmasına kaldığı yerden devam etti. İkisi kamp alanına geri döndüklerinde, Eric, ateşi yakmış ve balıkları dizmek için bir düzenek oluşturmuştu. Elinde ise hâlâ oymakla meşgul olduğu tahta parçası vardı.
"Buradan bakınca bir tavşana benzemeye başladı Eric," dedi Lavern, tahtaya bakarak. Sonra, Eric'in solunda ki uyku tulumuna yöneldi. Kılıç kınının iplerini söktü ve düzgünce yerleştirdi onu. Sonra çizmelerini çıkarttı, üzerinde ki pelerini çıkarttı ve uyku tulumunun içine kendini kaydırdı.

Gözleri ateşe bakarken, saçları yüzünün neredeyse hepsini kaplıyordu. Belinin acısını umursamamaya çalışarak, Eric ve Erion'a bakmaya başladı. Erion dikilip bir süre alevlere baktı boş boş. Sonra mekanik bir şekilde Eric'e uzattı balıkları, onlarda birkaç dakika alevlerin üstünde asılı kaldı. Eric oymakta olduğu şeyi bir kenara bırakıp balıkları aldı. Kadın uyku tulumunun üstüne oturup bağdaş kurdu. Cüppesinin altını kurcalayıp bir pan flüt çıkardı. Bir iki kere üfledikten sonra hafif bir ezgi çalmaya başladı. Alevlerde ufaktan bu ezgiyle titreşiyor gibiydiler.

Lavern, balıklar pişene kadar dört kez esnedi. Flütün sesi o kadar dinlendirici ve o kadar yumuşak çıkıyordu ki, hayran kalmamak mümkün değildi. Balıklar hazır olduğunda, vücudunu zorlayarak tulumdan çıktı ve kendi payı olanları alıp yemeğe başladı.
" Ejderhalardan... nefret... ediyorum... belim..." demeye çalıştı yemeği bırakıp nefes aldığı zamanlarda, onun homurdanmasını duyan ejderhalar bu genç ve küstah binicinin sözlerine hafifçe hırlayarak karşılık verdiler.

Eroin, balığı ufak lokmalar halinde, her ısırığın üzerinde düşünüyormuş gibi yavaşça yiyordu. Eric ise ilk balığı bitirdiğinde, "Siz ikiniz uyuyun. İlk nöbeti ben alacağım. Erion, seni gece yarısı uyandıracağım," dedi. Lavern, olumlu anlamda başını sallayıp, Erion'a göz attıktan sonra, parmaklarını yalayarak uyku tulumuna tekrar girdi. Tamamen yerleştikten bir kaç dakika sonra, uyumuştu bile.
Yemeği bittiğinde genç kadında sırtını ateşe vererek uyku tulumun üstüne uzandı ve cüppesine sıkıca sarılıp uyumaya çalıştı.

Eric, çocukların uyuduğuna kanaat getirince kamp yaptıkları alanın bir kaç metre ötesinde, halka çizerek temkinli adımlarla ilerlemeye başlamıştı. Bir ara cebinden çıkarıp yontmakta olduğu tahta parçasına baktı, ardından buruk bir tebessümle onu pelerini altında kaybetti. Gecenin içinde, ateşin çatırtıları, ejderhaların derin soluk alıp verişleri ve Lavern ile Erion'nun birbirine karışan nefes sesleri duyuldu.

---

Faldor ile birlikte yazıldı.