Showing posts with label Random. Show all posts
Showing posts with label Random. Show all posts

12.2.11

Once upon a time...

...there was a little, lovely girl
who lived in a sunflower field with her nameless friend.
They made tiaras with daisies,
created blue butterflies with their tiny hands
and slept under the great willow trees.

One day she slept and never woke up.
Her dreams grew up and became two different one,
a maker and a destroyer.
The Maker creates a whole world
and the Destroyer destroys all of them.
The Maker creates again
and the Destroyer destroys again.
They follow each other
and they always run away from each other.

Then... one day,
they decided to stay together,
for awhile.
They just wanted to try.


~*~

1.12.10

Fırtına


Sevgili Del,

Eski dostumuzu bulmak üzere çıktığım yolculukta umutlarım ve azmim
beni yarı yolda bırakmak üzereler. Her geçen gün attığım her adımla biraz
daha sönüyorlar. Duyduğuma göre kısa bir süre önce sirkten uzaklaşmışsın.
Mr. Freeack'ın bu durumdan dolayı üzgün olduğunu sanıyorum.
Umarım sen, kendi arayışlarında benden daha şanslı olursun ve umarım bu
mektup da eline ulaşır.

Kendine dikkat et,
Viktor

Omzundaki karganın siyah tüylerini usulca okşarken gözlerini mektubun satırlarından alıp ufka dikti. Gün doğmak üzereydi. Her zaman sıcak olan kurak toprak şimdi çıplak ayaklarının altında üşümüş yaşlı ve bilge bir kadın gibi uzanmış yatıyordu. Rüzgâr serin dokunuşlarını vadinin üzerinde gezdirirken onun dağılmış dalga dalga saçlarını da okşadı. Düşünceler zihninde dörtnala giden bir sirk konvoyunu andırıyordu. Yorulmuştu, kargaşa onu boğuyordu, omuzları çökmüş gözlerindeki ışıltı sönmüştü. Aldığı nefes sanki ciğerlerine, bedenine hiç ulaşmıyordu, ruhuna değmiyordu.

"Yeryüzünde yürümek zor değil mi?" dedi bir ses ardından, çarpıktı dili. Karga, tok bir sesle çığlık atıp kaçmıştı, toprağa bir kaç kara tüy süzüldü. Hafifçe dönüp baktığında iki büklüm, yaşlı bir kadının tebessüm eden bilge yüzünü gördü. Yaşlı kadın, ağaç dalından bozma değneğine dayanarak ağır adımlarla yanına geldi.
"Yeryüzünde yürümek mi?"
"Evet," dedi yaşlı kadın, "bir Tanrı için."
"Hayır," dedi genç kadın, "ben Tanrı değilim."
Yaşlı kadın ona bakmadı, neredeyse körelmiş gözleri ufka dikiliydi, "Tasarlıyorsun, yaratıyorsun, yoktan var ediyorsun... ve yok ediyorsun. Nesin Tanrı değilsen?"
"Bilmiyorum... ama Tanrı değilim," dedi genç kadın başını eğip ellerine, avuçlarına baktı, "Tanrılar'ın istekleri var. Şımarık çocuklar gibiler. Durmadan bir şeyler istiyorlar, adak, kurban, kan, dualar, tapınmalar, tapınaklar."
"Sen istemiyor musun?"
"Hayır."

Yaşlı kadın yanında dikilen genç kadına çevirdi yüzünü, gri gözleriyle onu süzdü. Rüzgarı dinledi, rüzgarın saç telleri arasından akıp giderken fısıldadığı sırları dinledi. Sonra tekrar ufuktan sırıtan güne döndü yüzünü.
"Peki, ne istiyorsun?"
"Bilmiyorum..."
"Karar vermelisiniz."
"Vermeliyiz?"
Yaşlı kadın tebessüm etti, "çünkü tek değilsin."
Genç kadın ona baktı, hafif bir şaşkınlık vardı yüzünde. Sonra elini başına götürdü, gözlerini tekrar ufka çevirirken yüzünün yarısını kavradı ve gülümsedi, acı bir şekilde.

"İçindeki fırtınalar çok güçlü, onları dindirmek için mi arıyorsun yoksa onları nasıl kullanacağını öğrenmek için mi?"
Genç kadın, yaşlı kadına döndü yüzünü. Hiç bu şekilde düşünmemişti. Aslında nasıl düşündüğünden bile emin değildi. O kadar çok ses vardı ki kafasında.
"Korkuyorsun," dedi yaşlı kadın, "tek başına kafanın içinde, ruhunda, yapayalnız kalmaktan korkuyorsun. Fırtınanın sesinin kesilmesinden korkuyorsun... ve fırtınanın güçlenip seni yok etmesinden."
"Daha ne kadar sürecek," dedi genç kadın, "daha ne kadar devam edecek?"
"Ne?"
"Bu... bu şey... bu..."
"Yolculuk? Arayış? Fırtına?"
Genç kadın omuzlarını kaldırıp indirdi.
"Hep sürecek, asla bitmez. Fırtına asla dinmez, bir yenisi hep çıkar."

Sessizlik içinde rüzgar fısıldadı sadece ve yeni yanmakta olan ateşin çıtırtılarına yarenlik etti. Güneş biraz daha yükselmişti ama ayazın çabuk gitmek gibi bir niyeti yoktu. Yaşlı kadın eğilip ayakları dibinde dolaşan kara tüyleri aldı.
"Gel, ateş hazır," dedi yaşlı kadın. Sırtını doğan güneşe döndü ve bu kurak hiçliğin ortasında kıvılcımlarla dans eden ateşe dikti gözlerini. Halkından son kalanlar ateşin çevresinde yerlerini almaktaydı. Yaşlı kadın ağır adımlarla oraya doğru yöneldiğinde genç olan bir süre durup onu ve ateşi seyretti. Doğan güneşe son bir bakış attıktan sonra o da ateşin çevresine dizilenlere katılmak üzere attı çıplak adımlarını.


---

Bu Cumartesi, 4 Aralık gecesinde saat tik takları 8'i fısıldadığında semalara ufak bir ziyaret yapacağım. Tam bir dönüşten ziyade ufak bir "beni unutmayın" tınısı taşıyacaktır bu ziyaret. Sonra yine, bir süreliğine arayışlarda olacağım.


8.5.10

melek kelek bebek

Arada bir fırsat bulup kafamı dağıtmak için filmlere sardım. Şans eseri Dogma, Constantine, Legion ve Gabriel arayı fazla açmadan arka arkaya geldi. İlahi bir işaret olsa gerek :)

Bu kadar çok meleği ve kıyamet teorisini bir arada görünce aklıma eski melek hikâyelerim geldi. Bir de sürekli "erkek melek", "erkek tanrı", "dünyayı kurtaracak erkek" görmek beni çok sıktı. Melekleri hermafrodit yaptıklarında bile görünümleri erkek oluyor. Gabriel'de, Uriel'den başlarda "she" diye bahsettiklerinde hafif bir heyecan dalgası bir an coştu ama kendisini hüsranda buldu. Legion ise çok kısa geldi ve izlerken sürekli olarak zihnim, sahnelere Uriel replikleri serpiştirdi.

Birçok senaryo ve öykü fikri yine cirit atıyor zihnimde. Cadılar, Yunan Tanrıları, Ejder Soyu, Yarım Kanlar, onlar bunlar bir türlü rahat vermiyorlar. Bir de sürekli olarak Medusa'nın kellesinin uçurulmasından bıktım.

Ufak bir hikâye karalamayı düşünüyordum ama zihnim o kadar sakin değil sanırım. Tam olarak "suyu geldi" aşamasında, sancılar henüz artmadı ama yakındır.

14.12.09

e-book


Çok büyük bir şey değil. Muhtemelen gelecek bir öyküye ait birkaç düşünce notu, o kadar. Yaygınlaşmakta olan "e-book" kavramı üzerine tedirgin iki paragraf ve bu arada, büyük üstad Ray Bradbury'i selamlıyorum, daha mavi önlüklü bir veletken kendileri birer kitap olan insanlarla aklımı başımdan almıştı.

***

Yıl 2037. Yıllar yok olmayacaktı önce alınan bir kararla, kitap baskıları durdurulmuştu. Artık insanlar "e-book" denilen bir sistemle ulaşıyorlardı kitaplarına. Birçok yayın evi de destekliyordu bu oluşumu. Artık ormanlar yok olmayacaktı, sözcük dolu sayfalar için. Yeni basılmış bir kitabın mürekkep kokusu, ikinci hamur kâğıdın kokusu ya da eskimiş bir kitabın sararmış sayfalarındaki mazi kokusu olmayacaktı.

Önce raflarda terk edildi kitaplar, antika gözüyle bakılmaya başladı ya da birkaç değersiz kâğıt yığını olarak. Kimileri büyük öbekler halinde geri dönüşüm için toprağa gömüldü, çürüyüp parçalandılar.

Sadece bir grup romantik taraftar, kimilerine göre geri kafalı bağnazlar, kitaplarından vazgeçmeyi kabul etmiyordu. Tüm gelirlerini kapanmak, yıkılmak üzere olan kitapçılardaki kitapları almaya harcıyor gelişen teknolojinin bu yaptığını cinayet sayıyorlardı.

...

24.10.09

peçetelere dair


Yolculuk telaşıyla koşuştururken, vakti zamanında çantalarımdan birini kendine sığınak bellemiş bir peçete parçasıyla karşılaştım. Antik bir kehanette bulunuyor kendisi;


"...ve yerle gök birleştiğinde yıldızlar topraklarınızı yakacak,
güneş solup da ay, ak lavlar halinde ruhlarınıza dokunduğunda
eskilerin ölü bedenleri uyanacak beyaz adamın çığlıklarıyla."