Showing posts with label Story. Show all posts
Showing posts with label Story. Show all posts

12.5.10

Me'a

İlk FRP karakterim Me'amor adında bir elfti. Tolkien'in Orta Dünyası'nı konu alan bir forumda başlamıştım. Kuzgun karası saçları olan, hafif yanık tenli, savaşçı bir hatundu Me'a. Kurulu klana gelen her üyeyi tam o anda sırf o kişi için yazılmış bir şiirle karşılardı. O şiirleri yazmak çok hoşuma giderdi, ne yazık ki hepsini kaybettim.

O zamanlar FRP, Classlar vs. hakkında çok bir bilgim yoktu, o yüzden hatun biraz fazla mükemmel bir karakterdi. Daha sonra işi öğrenip zevk aldıkça Me'a' yı tekrar tekrar düzenledim. O artık bir Orta Dünya ya da DnD elfi değil. Benimi kendi yarattığım ya da yaratmakta olduğum bir dünyaya ait. Aşağıdaki yazı, söz konusu o dünyada geçen bir savaş sırasında Me'a'nın olayların başlangıcıyla ilgili anısını (flashback) içeriyor. Kendisi eski bir yazı 2008 tarihli olması muhtemel. Çok iyi sayılmaz yine de birkaç ufak değişiklik yapıp yayınlamaya karar verdim.

---

Gözleri kapandı hafifçe, zihninde sesler duyuyordu; mızrak ve kılıçların çarpışma sesleri, havada süzülen ok sesleri, savaş nidaları... İç çekti, sanki son kez çekiyormuşçasına.

Dinaerealılar' ın yolları ayrı düştükten birkaç yıl sonraydı. Kendimi dağ yamaçlarındaki ormanlara kurulmuş bir Elf Yurdu' nda bulmuştum. Kendi yurdum da. Dönüşümden sevinç duyanlar olduğu gibi hoşnutsuzluğunu gizlemeyenler de vardı. Kız kardeşlerim çevremde pervane olup uzak diyarlarda yaşadıklarımı dinlemek istediler bir bir, erkek kardeşlerim attığım onca cenkten sağ çıkmamı sağlayan kılıcımla onlara meydan okumam için sıraya dizildiler. Ailenin en büyük çocuğu olmak zordur hep, küçüklerin kendine yakın gördüğü aile bireyi olmak... Babamız tarafından evlatlıktan reddedilmiş evlat olmak.

"Babamızı kızdıracaksın Me'amor, dönmemeliydin."
"Babamız bana hep kızgın sevgili Nia."
"Yine de dönmemeliydin. Annemiz olmasaydı seni topraklarımızdan sürgün edecekti hatırlasana."
"Şşşt, küçük kız kardeşim. Bırak da bu yorgun savaşçı biraz dinlensin. Er geç yola koyulacağım tekrar. Belki bakarsın babamızın gazabını üstüme çekmeden önce topraklarımıza düşen çiğ tanelerini izleme şansı yakalarım."
"Evet, belki. Umalım ki tek endişemiz babamızın gazabı olsun."
"Hıım? O da ne demekti?"
"Ufukta savaş var kardeşim. Geçtiği her yeri kızıla boyuyor ve şimdi de burada... bizim topraklarımızda."

Bu sözler, bu sözler her şeyin başlangıcı oldu işte. Kendimi bir anda son görmek istediğim insanın karşısında buldum; babamın. Onun yanında duran annemin özlem ve tedirginlik dolu bakışlarını ağır bir yük gibi üstümde hissetmiştim; ama bilmem, öğrenmem gereken daha önemli bir şey vardı.

"Aurnia bir savaştan bahsetti."
"Düğün bile olsa seni ilgilendirmiyor. En kısa sürede bu toprakları terk edeceksin."
"Hayır! Siz isteyin ya da istemeyin baba, burası benim de toprağım. Burada büyüdüm ben. Eğer toprağımı, ailemi, halkımı tehlikeye sokacak bir savaş söz konusuysa sizin ordularınızla beraber çarpışmak en büyük hakkım."
"Benim ordularımda sana yer yok!"

Sırtını döndü... Sırtını döndü ve ailede bir tek bana miras bıraktığı çelik grisi gözlerini ufka dikti. Annemin deniz mavisi gözleri üstümdeydi hâlâ, bunca yıl boyunca âşık olmaktan usanmadığı adam ile ilk göz ağrısının arasında kalmak hiçbir annenin kaderi olmamalıydı. Avuçlarımda babamın kollunu hissetim bir an, sıkıca kavrayıp onu kendime doğru çevirdiğimi gördüm. Kendi bilincimden uzakta hareket ediyordu uzuvlarım; ama belki de yıllar önce yapmam gereken şeyleri yapıyorlardı. Gözlerinin içine baktım, bana miras bıraktığı sadece o gözler değildi, kibri, cesareti, liderliği... Kendimize itiraf etmekten her zaman çekindiğimiz bir gerçekti bu; ben, onun, babamın bir kopyasıydım. Bana baktığında geçmişini, kendi gençliğini; bende ona baktığım da geleceğimi, kendi yaşlılığımı görüyordum.

"Baba... Burada kalacağım. Ben düşmanınız değilim. Ufukta yükselen günle gelen hangi savaşsa ordularında beraber karşısına dizileceğim ve göğüs göğse kılıç kılıca ölümüne savaşacağım."
"Sen! Sen bir aptalsın! Bir aptal!!"

Kapıdan çıktı, yürüdü gitti. Annemin gözyaşları ile beni kucakladığını hissettim. Çiçekler gibi kokan siyah saçları yanaklarıma değdi. Dudakları, öpücükleri saçlarımda gezindi; ama kalamadım yanında. Kaçtım, böylesi bir eziyeti ona nasıl layık gördüm, ben bile bilemiyorum.

Ordular son hazırlıklarını yaparken atımla süzüldüm aralarına, bakışları konuşmalarına yer bırakmıyordu. Kılıcım kınındaydı, eski bir dostumun verdiği Mithril yeleğim göğsümdeydi. Omzumu kavradı bir el ansızın, arkamı döndüğümde en az babam kadar bana karşı bir yüz gördüm; Megilastald, erkek kardeşlerimin en büyüğü, toprakların varisi.


"Megil--"

Sözümü tamamlayamadım çünkü kardeşim, ordularının bir kumandanıymışım gibi selamlayıp sarılmıştı bana. Onun sesinden duyduğum cümlelerle şaşkınlığım yerini minnettarlığa bırakıyordu.

"Eve döndüğünde çok sevindim."

Onunla beraber hazırlıkları yapan askerler boyunca ilerledik. Babamın ve komutanlarının yanına vardık. Kardeşim başını kaldırıp gülümsedi, komutanlar ise babamın tepkisinden çekinerek başlarını bile kaldırmamışlardı. Aralarına girip önlerine serili haritaya göz attım.

"Baba?"
"............."
"Baba?!"
"Ne istiyorsun?"
"Savaşın nedenini? Düşmanın kim olduğunu?"
"Savaşın nedeni savunma yapmak. Orklar ve yanlarındaki diğer yaratıklar nedensizce Cücelerin Madenlerine saldırdılar. "
"Nedensizce mi?"
"Evet, nedensizce. Kuzeydeki ormanları yakıp yıkmışlar. Buraya gelenlerin farklı bir ordu olduğu kanısındayız. Her koşulda savunma yapacağız... Sonra gerekirse madenlere yöneliriz. Şimdiye kadar sesleri çıkmadığına göre günbatımında harekete geçeceklerdir. Gökte tek bir yıldız bile belirmeden tüm hazırlıkların tamamlanmış olmasını istiyorum."

Günbatımı... Güneşin topraklar ardında uykuya dalıp göğü buladığı o tatlı kızıllık şimdi dökülecek kanların habercisiydi. Nitekim öyle de oldu. Güneş battığı an savaş borularıyla davullarının sesleri ağaçlara yerleşmiş tedirgin kuşları mekânlarında etti. Oklar zehir yağmurları gibi üstlerimize yağarken kalkanlarımızın arkasına sığındık. Kılıçlarımızı kınlarından çıkarıp geceye sürdük atlarımızı. Orkların, yaratıkların ve ordularımızın askerlerinin kanları bir olup toprağı suladı.

Gündoğumunda düşman orduları geri çekildi, gece tekrar saldırmak üzere. Babam orduları geri topladı, kayıplarımız ağırdı; ama her askerimiz yere düşmeden olabildiğince çok düşmanı haklamış gibi görünüyordu. Yararlılarımız vardı. Hanımlarımız onlarla ilgilenirken babam ilişti gözüme tüm kibri ile dikiliyordu dimdik. Göğsüne aldığı o ağır yara bile bir an için olsun vazgeçiremiyordu onu tüm bu olanlardan.

Ağır adımlarla ilerleyip çardakları geçti, kardeşlerimin yaralarını saran anneme görünmeden usulca koridorlardan geçti. Adımları yalpalıyordu artık, odasının kapısına vardığında dengesini yitirdi. Koluna girdim, ayakta durmasına yardım ettim. Beni, gururunu zedelermişim gibi sertçe ittirdi; ama onu bırakmaya niyetli değildim. Sesim fısıltı gibiydi, anneme yakalanmamak için harcadığı çabayı boşa çıkartmamalıydım.


"Hadi baba..."
"Bırak beni, kendimde yürüyebilirim. Sana muhtaç olacak kadar zayıf değilim."
"Evet, zayıf değilsin, sadece biraz yorgunsun ve birkaç can sıkıcı sıyrığın var o kadar."

Zarif işlemelerden yapılma kapıyı açıp içeri girdik, onu ipek çarşaflar arasındaki yatağına yatırdım. Bakışlarındaki kibri omuzlarımı çökertiyordu adeta. Zırhını, giysilerini soydum. Göğsünün biraz yukarısında ağır bir yara vardı. Çevresi kararmaya başlamıştı. Zehirli olduğu aşikârdı. Şifalı bitkiler gerekiyordu. Kalktım, koridorları ve kapıları geçtim, çardakların arka tarafındaki odama gittim koşarcasına. Yolculuklarım boyunca nice bilgelerle, yaşlı Druidler ve yetenekli şifacılarla karşılaşmıştım. Öğrendiğim birçok şey vardı onlardan. Her zaman kendime yetmeyi bilmiştim ve her zaman hazırlıklı olmayı da. Ama beni tedirgin eden bir şeyler vardı. Bu savaşla, düşmanımızla ilgili bir şeyler. Çok daha fazlasının olup bittiğini hissediyordum. Uğursuz bir şeyler vardı.

Geri döndüğümde yarayı yıkadım, merhem haline getirdiğim şifalı bitkileri sürdüm. Temiz bir bezle yarasını sardım. Başını yana doğru çevirmişti balkona düşen çiçek tanelerini izliyordu. Teşekkür etmesine ya da minnet duymasın ihtiyacım yoktu. Sadece kararlarımı, beni, olduğum gibi kabul etse yeterdi.

"Baba... bu geceki çarpışmaya katılmaman gerekiyor."
"Ne'den bahsediyorsun sen ?"
"Hareket etmemelisin. Bu ya---"
"Şimdi de bana akıl mı verir oldun."

Hışımla doğruldu yataktan, giysilerine ve zırhına uzandı. Onu durdurmak ya da fikrini değiştirme için söylediklerim fayda etmedi ki bunu zaten beklemiyordum. Çardaklara geri döndüğümüzde, Sul'u gördüm. Benden sonraki en büyük en kız evlat oydu. Nia, deri zırhını giymesinde ona yardım ediyordu. Okları selesinde yerlerini almışlardı. Bir an orada öylece durup onları izledim. Kadınlarımız çoğunlukça şifacıydı. Sadece bazıları eğer isterlerse okçu olarak eğitiliyordu. Sul, en iyilerden biriydi.

Güneş batarken yükselen davul sesleriyle mevzilere ilerledik. Oklar, baltalar vızıldayarak kulaklarımızın dibinden geçip gidiyordu. Çürümüş, bozulmuş çarpık yüzler ve bedenler bir bir geçip gidiyor, düşüyor, kılıçlarımızı kara kanlarıyla yıkıyorlardı ve onlarınkileri de bizim kızıl kanımızla. Toprak adeta kusuyordu onları, birini silahımızdan silkeleyip düşürdüğümüzde yerine ikişer üçer tane geliyordu. Gece olması bize zarar sağlamıyordu; ama etrafı saran karanlık yapaydı, ölüydü. Tenlerimize değdiğinde ruhlarımız soğuyordu. Vadinin çok daha geriside, göremediğimiz kadar uzağında yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu hepimiz fark etmiştik. Bu, sıradan bir savaş değildi. Sadece bizi ilgilendiren, sadece bizim çarpıştığımız bir şey değildi.

Tüm bu kargaşa içinde babamı gördüm bir an, döndü yavaşça sallanarak. Kılıcından cansız bir beden düştü ayakları dibine ve göğsüne saplı bir kılıç parıldadı ay ışığında. Onun diz çöküşünü görürken koştuğumu hatırlıyorum, hayal meyal bana yönelen kim olduysa çarpık bedenlerinden ayırdım kafalarını. En azından öyle olduğunu sanıyorum. Sabahın soluk ışıklarında saatler kala savaş meydanında kaybettik babamı. Onu öldüren; yaralı olmasına rağmen devam etmesine neden olan gururu muydu yoksa halkına olan sevgisi miydi, bilmiyorum.

Annemin cılız yumrukları zırhlarımızın göğsüne dövmüştü isyan edercesine. Kardeşlerim suskundu, halkımız korkuyordu. Daha şimdiden birçok kadın eşlerini kaybetmişti. Ne savaşçılarımız ne de yaşlılarımız böylesi bir musibetle karşı karşıya kalmamışlardır. Şafak sökerken bitkindim, yaralarım sızlıyor, kaslarım ağrıyordu. Ölülerin alevleri doğan güneşten daha fazla aydınlatıyordu.

Üç büyük varis, Megilas, Sul ve ben, komutanlar ve yaşlılarla bir araya geldik. Oturduğum yerde ardıma yaslanmıştım, gözlerim bakıyor ama görmüyordu. Planlar, fikirler, otoriteler savaş meydanında uçuşan baltalar ve oklar gibi kulaklarımın etrafında vızıldayıp durdu. Zihnimde ise babamın sözleri yankılanıyor, sezgilerim karanlık ıslıklar çalıyordu.


"Ayrılıyoruz."
"Ne?"
"Bunu yapamayız, burası evimiz!"
"Bu kararı verecek durumda değilsin, daha bir çocuksun sen! Babasının kararlarına karşı çıkan bencil bir çocuk. Ne cüretle ne yapacağımızı söylemeye kalkarsın. Bu odada olman bile ailen için utanç!"
"Yeter! Burası hepimizin toprağı, hepimizin evi. Kardeşimle böyle konuşmak hiçbirinizin haddi değil."
"Evimizi daha fazla savunacak durumda değiliz. Çok fazla adam kaybettik, düşmanımız ise giderek çoğalmaya devam ediyor. En mantıklı hareket güneye doğru çekilmek, bu tarafa doğru."

Haritada işaret ettiğim bölge, uzak kuzenlerimize aitti. Yaşlılar bu fikri onaylamadılar. Onlara göre burası kökleriydi, burada kalınmalıydı. Tanrılar, dinler ve tarihimiz üzerine şiddetli, histerik söylevlere geçtiklerinde ise biz çoktan kararımızı vermiştik. Kılıçlar savrulup yaylar gerilirken, gelmekte olanın varlığını karanlığını hissedenler bizlerdik.

Kadınlar, çocuklar, yaşlı ve yaralılar, Sul'ın önderliğinde dağdaki yeraltı geçitlerinden güneye ilerleyecekti. Kalmayı seçenlerle, onlara zaman kazandırmak için son bir savunma yapılacaktı. Bu planın uygulamaya en kısa sürede geçmesi gerekiyordu. Sadece taşıyabilecekleri kadar erzak aldılar yanlarına, kimileri yedek giysi alma ya da ölen yakınına veda etme şansı bile bulamamıştı. Megilas ve ben, kalmakta ısrar eden erkek kardeşlerimizi gitmeye ikna edemedik. Nia'nın yalvaran gözleriyle sadece Lireon gitmeyi kabul etti, o da yaralı olduğu için. Faydasının dokunmayacağını bilmek ona içten içe acı veriyordu.

Geriye kalanlarla ne kadar süre dayandık hatırlamıyorum, şafaklar duman yüzünden kararmış, sayımız azalmıştı. Bazılarımız çok ağır yaralıydı. İyileşmeyeceklerdi, acılarını dindirmek için onları kendi ellerimizle öldürmek zorunda kaldık. Belki de en çok ağırımıza giden bu olmuştu. Gördüklerimiz, karşılaştıklarımız ve duyduğumuz şeyler yüzünden kendimizden şüphe etmeye başlamıştık. Bir birimize telkinler veriyor, aklımızı kaçırmamaya çalışıyorduk.

Yurdum, şimdilerde çatlamış kurak toprakların uzandığı bir hiçlik. Uzun zaman önceydi orada olup bitenler. Sağ kurtulup güneye vardığımızda sadece beş kişiydik ve neler olduğunu anlatmak için dört yöne dağıldık. İnanlar oldu, inanmayanlar olduğu gibi. Çok daha fazlası geliyordu, uğursuz savaşın dehşeti kapıdaydı ve hatırlayanlar… hayatta kalmayı başaracak olanlar bunun ufak bir başlangıç olduğunu çok geçmeden öğrenecekti.

Irkların, krallıkların, düşmanların birleştiğini; ergen yaşındaki çocuktan, tarladaki işçiye, rahat tahtındaki kraliçesine kadar eli tutan herkesin kılıç kuşandığını gördüm. Diğer halklardan uzak duran türlerin kendilerini göstermelerine şahit oldum. Savaşmak için kabilelerini, yeminlerini terk eden Ateş Cadıları oldu. Güneş’in Kızları diye çağırırdı yaşlılar onları. Kibirli ve gururluydular, tarafsız kalmayı seçerek İsimsiz Olanlar’ın yok oluşundan itibaren hiçbir dünyevi mücadeleye katılmamışlardı. Hayatta kalsalar bile kendi türleri tarafından sürgün edileceklerini bilerek gelmişlerdi. Çoğu bu savaşta öldü ve savaş devam ederken, birçoğu daha ölmeye devam edecek. Şimdiden bazı kabilelerin hatta ırkların tamamen yok olduğuna dair söylentiler var. Günlerdir ne şafak ne de gökyüzünde bir ışık gördük. Her şey, her yer karanlık. Yanık etin kokusu artık ciğerlerimizi boğmuyor. Hiç dinmeksizin devam eden acı dolu bağırış ve çığlıkları kulaklarımızı tırmalamıyor. Bir asker yere düşüp öldüğünde, bir ok ya da bıçak bacağınıza saplandığında orda olması ve ya olmaması hiçbir şey ifade etmiyor.

Hiçbir şey ifade etmiyor.

Hiç... bir... şey...

Burada, böylece yatabilirim. Kanla çürümüş toprakta, düşün askerlerin yanında.

Zırhım ağır geliyor... göğsümü eziyor... nefes alamıyorum...

Yatabilirim... nefes almaksızın...

Onlarla birlikte yakılabilirim... ölen kardeşlerimin yanında olabilirim...

Ölen... kardeşlerim...

...

Hayır.
Gri gözlerini tekrar araladığında gördüğü tek şey dumanla kaplı gökyüzüydü. Kara duman güneşi boğmuştu, yıldızları silmiş, ayı esir almıştı. Üstüne yığılmış çarpık cesedi ittirip doğrulurken eski ve yeni yaraları çığlıklar atıyordu. Kılıcına yüklendi, ayağa kalktı, üzerine gelmekte olan yaratığım ayağı balçıklaşmış zeminde şıpırdıyordu. Bekledi... bekledi... bekledi... kabzasını sıkıca kavradığı kılıcı tüm bedeniyle savurup yaratığı ikiye böldü. Sırtını dikleştirdi, elf gözleri hâlâ direnen dostlarını teker teker seçebiliyordu. Dudaklarının kenarı kıvrıldı hafifçe, bir çuval gibi yere serilip ölmeyi beklemeyecekti. Kılıcını tekrar savurdu, sekmesine neden olan bacağına rağmen kılıcını tekrar tekrar savurdu, ilerledi, savurdu, ilerledi ta ki şafağı tekrar görene dek.


Kara Şafak Günceleri, Kayıp Tarih

6.12.09

Teneke Adam'ın Hikâyesi / Tin Man's Story -I-

Teneke Adam Mezarlığı / Tomb of a Tin Man

İçine işleyen bir sesti. Garip, tahta bir kutu içinde kırmızı, komik elbiseli bir adam kızağa binmişti. Önünde sıralanmış kızağı çeken kırmızı burunlu geyikler. Şöminenin tuğla oyuğunu yalayıp geçen alevlerinde parlayan kırmızı, şişkin burunlar. Ateşin etrafına yayılmış insanlar canlı birer gölgeden ibaret ve seslerindeki sıcaklık tınılarla vurgulanırken sözcüklerin anlamları ulaşmıyor.
Kapıdan gelen tok bir sesle, hareketleniyor gölgeler. Bir el, uzanıp da kutuyu kapatınca kesiliverir içe işleyen o ses ve bir çift kahverengi göz huzursuz, aralanır karanlıkta.

Zihnindeki anı kırıntılarından pek fazla şey kalmamıştır. Titreyerek bacaklarını daha fazla çekerken göğsüne o küçücük bedeni ufak bir kedi yavrusu gibidir. Gözlerini yumar tekrar, anlamını uzun süre önce yitirdiği o tuhaf ama sıcak rüyaya geri dönmek için. Nafile. Zamanını asla bilemediği, bilmeye fırsatı olmadığı süreler boyunca kaldığı bu küçük, soğuk hücrede uyumuş, uyanmış ve uyumuştur tekrar ve tekrar.
Karanlık koridorda yankılanan tıkırtılar uyandırır bazen onu. Parmak uçlarında bile yetişemediği, o küçüçük parmaklı kapaktan görür onları; loş, yanıp sönen ışıklarla gıcırdayarak yürüyen teneke adamlar. Yüzlerinin olması gereken yerde anlam veremediği dairesel, çıkıntılı, sarı, bronz ve çoğunlula paslı çarkları görür. Döner durur, durmadan işler o çarklar. Bir süre sonra, her tıkırtı için ayaklanmaktan vazgeçmiştir bile.

Kıvrılıp olduğu yerde, kulağına takılan bir gıcırtı sesiyle aralar gözlerini yine her zaman ki karanlığa. O gıcırtı, o yağ kokusu ve beraberinde gelen o tik tak sesleri. Bildiği ve hatırladığı yegane şeyler olmuştur artık. Bir rutindir bu, teneke adam gelir gıcırdayarak, ayaklarını süre süre, kafasının hemen üstündeki şapkada bir ışık yanıverir beraberinde kapak açılır. Böylece içeri bir tas tatsız yemek ve amacı susuzluğu geçirmekten çok uzak bir sıvı kayar tıngırtıyla.
Parlayınca o ışık aniden, gözleri kısılır bir köstebek gibi. Seğirir tüm vücudu, kapıya ya da duvara çarpmış olarak bulur kendini. Morluklar, çürükler mesken bellerler sıskacık vücudu. Gözlerini kısıp körlemesine bir yerlere çarpmadan önce, kısa bir an hücresni görür. Dördüncü adımın hiç gelemediği o hücresini, deliğini, evini. Sadece taş ve samanlardan oluşan inini. Geçmişine dair her şeyi yutup almış karanlık ve soğuk ini.



2.8.07

Mavi Güneşten Bir Parça


[Giriş]


--Kahramanlarımız, yaklaşık elli kişiden oluşan bir grupla kraliyet sarayına girdiklerinde kralın talimatı ile bir birleriyle eşleşmiş ve dövüşmüşlerdi. Elli kişinin için rakiplerini yenilgiye uğratmış ve kralın zenginlikler vaat ederek şart koştuğu görevi yerine getirmek için yola çıkmışlardı.--


Şiddetli rüzgâr doğudan batıya eserken, üç ejderhanın üzerindeki üç binici, hızla doğuya doğru ilerliyordu. Rüzgâr, ejderhaların kulaklarını kopartmak istercesine sallarken, biniciler için de aynı şey geçerliydi.

O rüzgârda garip bir şekilde yüzünü hâlâ örtmeyi başarabilen bordolu kişi, siyah pelerini bayrak gibi sallanan adam ve gri cüppesini altına sıkıştıran, saçlarından başka hiç bir şeyin oynamasına izin vermeyen oğlan.

Dün o misafir odasında, kimse uyumamıştı. Pencerenin pervazına oturan bordolu, gözlerini saklıyordu; ama uyumadığı hareketlerinden belliydi. Siyah pelerinli ise yatağın kenarına oturmuş kitap okumuştu. Gri cüppeli... Aslında onun için 'uyuyup uyumadığı belli olmayan tek kişi' demek mümkündü. Biniciler, kralın verdiği görevle gökyüzünde yol alırken sessizliği bozan da bu genç oldu.

"Benim adım Lavern Alaric," dedi kafasını çevirmeden. Rüzgârdan sesi duyulsun diye böğürmüştü.
"Eric Kennitt," diye bağırdı siyahlı. Çocuğa sırıttı hafifçe, "Kara Başak Vadisinden geliyorum. Sen?" diye sürdürdü konuşmasını. Orta yaşlı eski bir askerdi, tecrübeli ve nazik görünüyordu. Yirmili yaşlar onun için çocuk sayılırdı ve bu çocuğun -diğerinin neye benzediğini bile bilmiyordu, yaşını da tahmin edemezdi bu yüzden- bu kadar güçlü olması onu şaşırtmıştı. Yeteneğine saygı duymuş; ama gençliğin verdiği delikanlılıkla başına bir şeyler açmasından endişe duymuştu. Bordolu ise sessiz kaldı. Saraydayken omzuna tünemiş olan kara gölge şimdilerde ortalıkta değildi.

"Krallıktaki her ordudan geliyorum. Kendimi bildim bileli savaşırım," dedi Lavern ve kafasını çevirerek, bordoluya baktı, "Senin bir adın var mı yoksa sessiz kalmayı mı seçeceksin bütün yol boyunca?"

Bordolu durup bir an kafasını geriye doğru attı. Kukuletanın altından upuzun kızıl saçlar kırbaç gibi ardı sıra rüzgâra tutundu. Genç bir kadındı, başı dik, duruşunda mağrur bir eda vardı. Kehribar sarısı gözleri hafif hüzünlüydü ve dudaklarını araladığında sesine biraz melankoli biraz da keder tınıları serpilmişti, "Adım, Erion Reid. Corazon' dan geliyorum."

Lavern, Erion' a baktı uzun süre. Yüzünün nasıl bir şey olduğunu aklına kazımak ister gibiydi. Saçları ters rüzgârdan yüzüne kırbaç gibi vuruyordu.
"Gizemimiz çözüldü," dedi muzırca gülümseyerek ve önüne döndü. Rüzgâr tekrar kahverengi saçlarını arkaya savururken, ileride bir parıltı gördüğünü sandı; fakat hemen sonra gerçekten görmüş olduğunu fark etti çünkü Eric' in sesi, gür ve sert bir şekilde havada yayıldı.

"Bir sorunumuz var millet."
"Zenka!" diye bağırdı Erion ve bir anda yanlarından bir gölge uçuverdi çığlık atarak, Erion gözlerini kapattı. Tekrar açtığında göz bebekleri iyice büyümüştü, "Rihad lar. Dört kişiler," dedi, transta gibiydi. Sonra gözlerini tekrar kapatıp açtığında gözleri eski haline dönmüştü.
"Rihadlar... isimleri tanıdık; ama bunlar tam olarak ne?!!" diye bağırdı Lavern kafasını çevirmeden. İlerdeki parıltı yaklaşıyordu.
"Çöl Toplulukları! Kraldan haz etmezler, kesin olarak düşman değillerdir. Pek ortaya çıkmazlar genelde; ama bu sefer fikirleri değişmiş sanırım," dedi Eric, "Topraklarına gireceğiz, Kralın adına," göz kırptı, "bundan hoşlanmamış olmalılar."
"Hoşnutsuzluklarını memnuniyetle karşılayabilirim," dedi Lavern yarım ağızla gülümseyerek. Artık ilerde ki ejderhalar seçilebiliyordu. Birkaç dakika sonra, yeşil ejderhalar süren, sarıklı ve peçeli dört kişi gözle görülebilir mesafeye gelmişti. Lavern, ejderhasını yavaşlattı ve arkada kaldı. Eric ile Erion yan yana ilerlemeye devam ettiler.

Erion, Lavern arkaya geçerken yan gözle onu süzdü istifini bozmadan hemen ardından da ejder eğerinin üstüne çıkıp dimdik durdu. Bu en iyi binicilerin bile yapmakta zorlanacağı bir şeydi, o ise sanki çayırdaki meltemlerin yüzünü okşayışını izliyormuşçasına rahattı. Cüppesi ardı sıra kızıl saçlarıyla birlikte dalgalanıyordu. Sol omzunun hemen üstüne siyah bir gölge belirdi. Eric ise, başını hafifçe arkaya doğru çevirip seslendi, "Hey, çocuk! Başını belaya sokma!" Sonra da kılıcını kınından çekti. Lavern, her zaman ki gibi, muzipçe gülümsedi ve gözlerini bir anlığına kapattı. Açtığında, eskiden kahverengi olan gözleri, güneş ışığı altında leylak renginde parıltılar saçıyordu, "Sen hiç merak etme," dedi yüksek sesle ve sadece kendisinin duyacağı tonda ekledi, "babalık."

Üç ejderhaya karşı dört ejderha. Üç kişiye karşı dört kişi. Güneşin altında, yerden oldukça yüksekte birbirlerine bakan yedi kişi. Sessizliği bozan peçesinin arkasından sesi boğuk gelen adam oldu.

"Kralın piçleri!! Defolun!!"
"Kralın adına, yolumuzdan çekilmenizi öneriyorum. Yoksa olacaklardan sorumlu değiliz," diye karşılık verdiğinde Eric, Erion' un sol omzu üzerinde gölge daha bir tutkulu dalgalandı ve saçına takılı iki siyah tüyün tuttuğu mor boncuk hafifçe parıldadı.

"Seni...!!" diye böğürdü konuşan peçeli adam. Tam elinde ki bıçağı fırlatmak için kaldırmışken, gözleri kocaman açıldı. Alnında biriken ter damlaları, yüzünü geçerek çenesinin altında kayboldu. İnliyor ve boğuk sesler çıkartıyordu; fakat hiç bir kıpırtısı yoktu. Sadece kocaman açılmış gözleri ile Lavern'e bakıyordu. Lavern ise, gözlerinin leylak parıltısı altında, gülümsüyordu. Derken, adam sağa kaydı ve ejderhasından aşağıya düştü.

Geriye kalan üçlü küçük bir şaşkınlık şoku yaşadıkta sonra silahlarına davrandılar. Erion' un karşısında yan yanan duran çift üstlerine aniden belirip binen kara gölge tarafından yutuldular. Geriye kalanla da Eric, kılıç kılıca bir çarpışmaya girmişti. Son adamı Erion ve Lavern' den biraz uzağa çekmişti. Genç kadın ifadesizde ayakta durduğu yerden ikisini izliyordu. Kara gölge yine omzunun üstüne dalgalanmaya başlamıştı. Lavern, Eric ile peçeli adamın dövüşüşünü izledikten sonra, gözlerini uzunca bir süre kapattı. Açtığında leylak ışıltısı kaybolmuş, kahverengi gözleri geri gelmişti.

"Sence, ona yardım edelim mi?" dedi Lavern, Erion'a.
"Sanmam," dedi kadın. Lavern dövüşten gözünü alıp Erion' a çevirdiğinde yüzünü, kadının omzunda dalgalanan gölgeyle 'göz göze gelmiş' gibi bir hisse kapıldı. Gölge duruldu, titredi ve ansızın yok oldu. Erion'un saçında mor boncuk tekrar parlayıp sönerken genç kadın istifini hiç bozmadı.
"Hahah!" diye güldü Lavern. Tokayı beğenmişti, "Bu toka oldukça güzel. Kendi kendine parıldayıp duruyor. Fark ediyor musun?"
Erion ilk kez Lavern'e baktı. Sonra başını dövüşe geri çevirdi, "Hayır, hiç fark etmedim."

Bu sırada Riadlardan olan adam Eric'in savurduğu bir kılıç darbesiyle ejderinden düşmeye başladı. Eric bir süre orda durup onun düştüğü yöne baktıktan sonra ejderini ikilinin yanına doğru sürmeye başladı.

"Neden arkaya geçtin?" diye sordu Eric ikiliye yaklaştığında. Sanki biraz önce hiç bir şey olmamış gibi kılıcını kınana soktu. Nefes alışı bile hızlanmamıştı.
"Eğer çuvallarsam, tam önünüzde başıboş bir ejder bırakmak istemedim," dedi gözlerini binicisiz kalan ejderlere kaydırarak. İki ejderha, hiçte dostça olmayacak bir şekilde, üçlünün etrafında dönmeye başlamıştı.

Erion cüppesinin altından elini çıkarttı, yüzünün hemen önünde avuç içi sağa bakacak şekilde tuttu. Sonra hemen ardından kolunu o kadar hızlı yanına doğru dimdik açtı ki ejderler efendilerinin emrindeymiş gibi o tarafa yöneldiler. Bordo cüppesinin yarısı arkasına savrulmuştu. Düşük belli pantolonu ve beline bağlı kumaşın üstünde ilginç boncuklar ve kemik parçaları vardı. Erion ejderler uzaklaşırken cüppesini geri örttü ve sanki hiçbir şey olmamış gibi, eğere geri oturdu.
"Tamam, o zaman," dedi Lavern gülümseyerek. "Yola devam etmemek için bir nedenimiz yok. Kral hazretleri beklememeli," dedi Eric'e gülümseyerek ve ejderhasını son sürat ilerletmeye başladı.


Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere dönüşürken, üçlü yollarına devam ettiler. Sonunda biraz alçaldıkları bir zamanda, altlarında ki toprak, çölden yeşilliğe dönüşmüştü. Ay ise, gökyüzünde ki yerini çoktan almıştı bile.
"Biraz dinlenme vakti geldi," dedi Eric, ejderhasına iniş emrini vererek. Lavern' de rahatlamış bir şekilde onu izledi. Erion' un ejderi çimenlere bastığında genç kadın eğerden aşağı kaydı usulca, "Yakınlarda nehir ya da göl var mı?" diye soru Eric' e.
Eric, güneyde ağaçlık bir bölgeyi işaret edip, "Şu tarafta bir tane olması gerekiyor, sanırım on beş dakikalık bir yürüyüşle bulabilirsin. Eğer gideceksen balık tutar mısın? Böylece erzakımızı daha uzun süre koruyabiliriz."
"Olur, tutarım," dedi Erion ve nehrin olduğu tarafa yöneldi, Lavern arkasından atlayıp, "Dur! Yardım edeyi--" diyordu ki Eric onu ensesinden yakalayıp geri çekti. "Sen ateş yakmak için çalı çırpı toplamaya yardım et genç adam," dedi ve ona Erion'un gittiğinin zıt yönünde bir bölgeyi işaret etti. Lavern dişlerini sıkarak gösterilen yöne doğru ilerledi.

"Orda bir tane, şurada iki tane, lanet çalılar her yerde," dedi karanlığın içinde. Ejderhanın üzerinde tutulan belinin acısını dindirmek için garip hareketler yapıyordu aynı zamanda. Bir kaç dakika sonra kucağında bir dolu çalı çırpı ile Eric'in yanına geri döndü. Adam uyku tulumlarını, taşlardan yaptığı halkanın etrafına dizmiş, kendisininki olduğuna karar verdiği tulumda üzerine oturmuş elindeki tahta parçasını yontuyordu.

Lavern, çalıları yuvarlığın içine bıraktı, "Ben balık tutmaya gidiyorum," dedi adama doğru; ama içinden 'babalık' kelimesini ekledi sonuna.
"Evet, şimdi istediğini yapabilirsin," diye karşılık verdi başını elindeki tahta parçasından kaldırmadan.
"Onu ne yapmayı planlıyorsun?"
"Bitince görürsün."
"Öyle olsun," deyip iri adımlarla, nehrin tahmini yönüne ilerlemeye başladı.


Erion nehir kenarına vardığında yavaşça etrafını süzdü. Siyah gölge bu sefer tam bir karga şeklinde omzunda belirdi, hafifçe gakladı. Erion tebessüm edip onun başını okşadı ve karga havalanıp geceye yükseldi. Erion üzerindekileri yavaşça çıkartıp bir kayanın üzerine koydu. Bir tek saçındaki iki tüylü mor boncuk kaldı. Yavaş adımlarla suya girdi. Su serindi; ama dalgaları azgın değildi. Erion suyun altına dalıp akıntıya karşı yüzen gümüş rengi gece balıklarını izledi. Ona doğadan aldıklarına karşı doğaya vermesi gerektiği öğretilmişti. Suyun yüzeyine çıkıp saçlarını geriye savurdu, etrafa saçılan su damalarının yok olduğu anda çevrede uçuşan beyaz ışık huzmeleri belirdi. Bunlar orman hayvanlarının ruhlarıydılar.

Erion onları izledikten sonra suyu okşarcasına elini üstünde gezdirdi ve hafifçe bir şeyler mırıldandı, dokuz tane ince uzun beyazımsı ışık suya girdi hızla ve tekrar yüzeye çıktıklarında kıpırdayan balıkları avlamışlardı. Erion hepsini topladı. Kayanın yanına geri dönüp giyindi. Saçlarındaki suyu sıktı ve gece meltemi tatlı öpücüklerle nemli saçlarını dalgalandırdı. Cüppesini giyip, balıkları eline alarak kamp yerine yöneldi.


Lavern ıslık çalarak ilerliyordu ki karşıdan gelen bir karartı gördü, "Erion?" diye seslendi. Elini ne olur ne olmaz diye kılıcının üzerine koymuştu bile. Erion cevap vermeden sessizce yanından geçti Lavern'in.
"Evet, çok güzel," dedi genç adam ve Erion'un arkasından ilerlemeye başladı.
"Şu suskunluğunu biraz bozsan çok daha iyi olacak biliyor musun? Hayır, en azından sen olduğunu bildirebilirsin bana değil mi?"
"Hmm... Bendim," demekle yetindi Erion.
"Gelişiyoruz. Bu da iyi bir şeydir," dedi Lavern, ellerini arkada birleştirip ıslık çalmasına kaldığı yerden devam etti. İkisi kamp alanına geri döndüklerinde, Eric, ateşi yakmış ve balıkları dizmek için bir düzenek oluşturmuştu. Elinde ise hâlâ oymakla meşgul olduğu tahta parçası vardı.
"Buradan bakınca bir tavşana benzemeye başladı Eric," dedi Lavern, tahtaya bakarak. Sonra, Eric'in solunda ki uyku tulumuna yöneldi. Kılıç kınının iplerini söktü ve düzgünce yerleştirdi onu. Sonra çizmelerini çıkarttı, üzerinde ki pelerini çıkarttı ve uyku tulumunun içine kendini kaydırdı.

Gözleri ateşe bakarken, saçları yüzünün neredeyse hepsini kaplıyordu. Belinin acısını umursamamaya çalışarak, Eric ve Erion'a bakmaya başladı. Erion dikilip bir süre alevlere baktı boş boş. Sonra mekanik bir şekilde Eric'e uzattı balıkları, onlarda birkaç dakika alevlerin üstünde asılı kaldı. Eric oymakta olduğu şeyi bir kenara bırakıp balıkları aldı. Kadın uyku tulumunun üstüne oturup bağdaş kurdu. Cüppesinin altını kurcalayıp bir pan flüt çıkardı. Bir iki kere üfledikten sonra hafif bir ezgi çalmaya başladı. Alevlerde ufaktan bu ezgiyle titreşiyor gibiydiler.

Lavern, balıklar pişene kadar dört kez esnedi. Flütün sesi o kadar dinlendirici ve o kadar yumuşak çıkıyordu ki, hayran kalmamak mümkün değildi. Balıklar hazır olduğunda, vücudunu zorlayarak tulumdan çıktı ve kendi payı olanları alıp yemeğe başladı.
" Ejderhalardan... nefret... ediyorum... belim..." demeye çalıştı yemeği bırakıp nefes aldığı zamanlarda, onun homurdanmasını duyan ejderhalar bu genç ve küstah binicinin sözlerine hafifçe hırlayarak karşılık verdiler.

Eroin, balığı ufak lokmalar halinde, her ısırığın üzerinde düşünüyormuş gibi yavaşça yiyordu. Eric ise ilk balığı bitirdiğinde, "Siz ikiniz uyuyun. İlk nöbeti ben alacağım. Erion, seni gece yarısı uyandıracağım," dedi. Lavern, olumlu anlamda başını sallayıp, Erion'a göz attıktan sonra, parmaklarını yalayarak uyku tulumuna tekrar girdi. Tamamen yerleştikten bir kaç dakika sonra, uyumuştu bile.
Yemeği bittiğinde genç kadında sırtını ateşe vererek uyku tulumun üstüne uzandı ve cüppesine sıkıca sarılıp uyumaya çalıştı.

Eric, çocukların uyuduğuna kanaat getirince kamp yaptıkları alanın bir kaç metre ötesinde, halka çizerek temkinli adımlarla ilerlemeye başlamıştı. Bir ara cebinden çıkarıp yontmakta olduğu tahta parçasına baktı, ardından buruk bir tebessümle onu pelerini altında kaybetti. Gecenin içinde, ateşin çatırtıları, ejderhaların derin soluk alıp verişleri ve Lavern ile Erion'nun birbirine karışan nefes sesleri duyuldu.

---

Faldor ile birlikte yazıldı.