Showing posts with label Kara Şafak/Dark Dawn. Show all posts
Showing posts with label Kara Şafak/Dark Dawn. Show all posts

2.8.10

kâbus

Savaş çanları çalıyordu, kulaklarda yankılanarak halkın yüreğine korku salarak çalıyorlardı. İçindeki karanlık giderek büyüyor, ruhundan kalan son parçaları acıyla eziliyordu. Rüyalar, düşler onun kara deliklerle örülü kâbuslarında dönüşüyordu. Çığlıkları keskin ve acıydı ama duyulmuyorlardı. Gözlerini kapadığında zihnini de kapıyordu, sonrası bilinmezlikti. Ne içindi bu çanlar? Bir savaş mıydı gerçekten? Yoksa bir av mı? Tarihteki büyük savaşlardan, lanetlerden ve ölümden kurtarmış bunca şövalyeyi cazgır bir çiftçi ordusuyla mı yok edeceklerdi?

Hayır.

Me'a yüreğinde bir ağırlık hissetti. Bir şeyler onu derinden, içinden, en gizli saklı düşlerinin ve anılarının olduğu yerden boğuyordu. Bilinmez bir elin pençelerindeydi. Hayır! Ruhundan kalan parçalar haykırıyordu. Tanrıçalar ve Tanrılar adına, HAYIR! Bu rûnleri taşıdıkça, derisi her an alev alev yanarken, zihninde ona ait olmayan seslerin yankısına dayandıkça bu çanlara, bu savaşa izin ermeyecekti. Kanları eline bulaşmış tüm ölü dostlarının kayıp mezarlarına üzerene yemin ederdi ki, izin vermeyecekti!

Dizleri üstüne çöktü. Ellerini toprağa dayadı yığılmamak için. Soğuk toprak bir anda kuruyu verdi avuçları altında. Bir şeyler kaburgalarını içten içte tırmalıyordu. Rûnler ısınırken teni yanıyor ve çatlıyordu. Dişlerini sıktı, gözlerini yumdu, ruhundaki acı bedenine işliyordu.

HAYIR! Hayır... kaybetmeyecekti kendini. Kimsenin avı değildi o. İzin vermezdi buna... hayır, tasmalanacak bir gudubet olmayacaktı. Uyuz bir hayvan gibi avlanamazdı!

Nefesi ufak buharlar yaratıyordu. Gri gözleri, kararıp kehribar ateşlere dönüşürken kirpiklerine düşen birkaç damla yok oldu. Boğazını yırtarak geceyi boğan çığlık, çalan çanları çıldırttı. Yarılan rûnlerden kanla karışık kara irinler aktı toprağa.

Toprak öldü.

Teni karardı, zırhı parçalanıp döküldü. Rüzgâr dokunmadı saçlarına, fısıldamadı kulağına.

Şehir sustu.

Gecenin karanlığında kara bir kâbus uyandı. Yürüyen karanlıkta sadece bir çift yıldız parladı ateş renginde.

12.5.10

Me'a

İlk FRP karakterim Me'amor adında bir elfti. Tolkien'in Orta Dünyası'nı konu alan bir forumda başlamıştım. Kuzgun karası saçları olan, hafif yanık tenli, savaşçı bir hatundu Me'a. Kurulu klana gelen her üyeyi tam o anda sırf o kişi için yazılmış bir şiirle karşılardı. O şiirleri yazmak çok hoşuma giderdi, ne yazık ki hepsini kaybettim.

O zamanlar FRP, Classlar vs. hakkında çok bir bilgim yoktu, o yüzden hatun biraz fazla mükemmel bir karakterdi. Daha sonra işi öğrenip zevk aldıkça Me'a' yı tekrar tekrar düzenledim. O artık bir Orta Dünya ya da DnD elfi değil. Benimi kendi yarattığım ya da yaratmakta olduğum bir dünyaya ait. Aşağıdaki yazı, söz konusu o dünyada geçen bir savaş sırasında Me'a'nın olayların başlangıcıyla ilgili anısını (flashback) içeriyor. Kendisi eski bir yazı 2008 tarihli olması muhtemel. Çok iyi sayılmaz yine de birkaç ufak değişiklik yapıp yayınlamaya karar verdim.

---

Gözleri kapandı hafifçe, zihninde sesler duyuyordu; mızrak ve kılıçların çarpışma sesleri, havada süzülen ok sesleri, savaş nidaları... İç çekti, sanki son kez çekiyormuşçasına.

Dinaerealılar' ın yolları ayrı düştükten birkaç yıl sonraydı. Kendimi dağ yamaçlarındaki ormanlara kurulmuş bir Elf Yurdu' nda bulmuştum. Kendi yurdum da. Dönüşümden sevinç duyanlar olduğu gibi hoşnutsuzluğunu gizlemeyenler de vardı. Kız kardeşlerim çevremde pervane olup uzak diyarlarda yaşadıklarımı dinlemek istediler bir bir, erkek kardeşlerim attığım onca cenkten sağ çıkmamı sağlayan kılıcımla onlara meydan okumam için sıraya dizildiler. Ailenin en büyük çocuğu olmak zordur hep, küçüklerin kendine yakın gördüğü aile bireyi olmak... Babamız tarafından evlatlıktan reddedilmiş evlat olmak.

"Babamızı kızdıracaksın Me'amor, dönmemeliydin."
"Babamız bana hep kızgın sevgili Nia."
"Yine de dönmemeliydin. Annemiz olmasaydı seni topraklarımızdan sürgün edecekti hatırlasana."
"Şşşt, küçük kız kardeşim. Bırak da bu yorgun savaşçı biraz dinlensin. Er geç yola koyulacağım tekrar. Belki bakarsın babamızın gazabını üstüme çekmeden önce topraklarımıza düşen çiğ tanelerini izleme şansı yakalarım."
"Evet, belki. Umalım ki tek endişemiz babamızın gazabı olsun."
"Hıım? O da ne demekti?"
"Ufukta savaş var kardeşim. Geçtiği her yeri kızıla boyuyor ve şimdi de burada... bizim topraklarımızda."

Bu sözler, bu sözler her şeyin başlangıcı oldu işte. Kendimi bir anda son görmek istediğim insanın karşısında buldum; babamın. Onun yanında duran annemin özlem ve tedirginlik dolu bakışlarını ağır bir yük gibi üstümde hissetmiştim; ama bilmem, öğrenmem gereken daha önemli bir şey vardı.

"Aurnia bir savaştan bahsetti."
"Düğün bile olsa seni ilgilendirmiyor. En kısa sürede bu toprakları terk edeceksin."
"Hayır! Siz isteyin ya da istemeyin baba, burası benim de toprağım. Burada büyüdüm ben. Eğer toprağımı, ailemi, halkımı tehlikeye sokacak bir savaş söz konusuysa sizin ordularınızla beraber çarpışmak en büyük hakkım."
"Benim ordularımda sana yer yok!"

Sırtını döndü... Sırtını döndü ve ailede bir tek bana miras bıraktığı çelik grisi gözlerini ufka dikti. Annemin deniz mavisi gözleri üstümdeydi hâlâ, bunca yıl boyunca âşık olmaktan usanmadığı adam ile ilk göz ağrısının arasında kalmak hiçbir annenin kaderi olmamalıydı. Avuçlarımda babamın kollunu hissetim bir an, sıkıca kavrayıp onu kendime doğru çevirdiğimi gördüm. Kendi bilincimden uzakta hareket ediyordu uzuvlarım; ama belki de yıllar önce yapmam gereken şeyleri yapıyorlardı. Gözlerinin içine baktım, bana miras bıraktığı sadece o gözler değildi, kibri, cesareti, liderliği... Kendimize itiraf etmekten her zaman çekindiğimiz bir gerçekti bu; ben, onun, babamın bir kopyasıydım. Bana baktığında geçmişini, kendi gençliğini; bende ona baktığım da geleceğimi, kendi yaşlılığımı görüyordum.

"Baba... Burada kalacağım. Ben düşmanınız değilim. Ufukta yükselen günle gelen hangi savaşsa ordularında beraber karşısına dizileceğim ve göğüs göğse kılıç kılıca ölümüne savaşacağım."
"Sen! Sen bir aptalsın! Bir aptal!!"

Kapıdan çıktı, yürüdü gitti. Annemin gözyaşları ile beni kucakladığını hissettim. Çiçekler gibi kokan siyah saçları yanaklarıma değdi. Dudakları, öpücükleri saçlarımda gezindi; ama kalamadım yanında. Kaçtım, böylesi bir eziyeti ona nasıl layık gördüm, ben bile bilemiyorum.

Ordular son hazırlıklarını yaparken atımla süzüldüm aralarına, bakışları konuşmalarına yer bırakmıyordu. Kılıcım kınındaydı, eski bir dostumun verdiği Mithril yeleğim göğsümdeydi. Omzumu kavradı bir el ansızın, arkamı döndüğümde en az babam kadar bana karşı bir yüz gördüm; Megilastald, erkek kardeşlerimin en büyüğü, toprakların varisi.


"Megil--"

Sözümü tamamlayamadım çünkü kardeşim, ordularının bir kumandanıymışım gibi selamlayıp sarılmıştı bana. Onun sesinden duyduğum cümlelerle şaşkınlığım yerini minnettarlığa bırakıyordu.

"Eve döndüğünde çok sevindim."

Onunla beraber hazırlıkları yapan askerler boyunca ilerledik. Babamın ve komutanlarının yanına vardık. Kardeşim başını kaldırıp gülümsedi, komutanlar ise babamın tepkisinden çekinerek başlarını bile kaldırmamışlardı. Aralarına girip önlerine serili haritaya göz attım.

"Baba?"
"............."
"Baba?!"
"Ne istiyorsun?"
"Savaşın nedenini? Düşmanın kim olduğunu?"
"Savaşın nedeni savunma yapmak. Orklar ve yanlarındaki diğer yaratıklar nedensizce Cücelerin Madenlerine saldırdılar. "
"Nedensizce mi?"
"Evet, nedensizce. Kuzeydeki ormanları yakıp yıkmışlar. Buraya gelenlerin farklı bir ordu olduğu kanısındayız. Her koşulda savunma yapacağız... Sonra gerekirse madenlere yöneliriz. Şimdiye kadar sesleri çıkmadığına göre günbatımında harekete geçeceklerdir. Gökte tek bir yıldız bile belirmeden tüm hazırlıkların tamamlanmış olmasını istiyorum."

Günbatımı... Güneşin topraklar ardında uykuya dalıp göğü buladığı o tatlı kızıllık şimdi dökülecek kanların habercisiydi. Nitekim öyle de oldu. Güneş battığı an savaş borularıyla davullarının sesleri ağaçlara yerleşmiş tedirgin kuşları mekânlarında etti. Oklar zehir yağmurları gibi üstlerimize yağarken kalkanlarımızın arkasına sığındık. Kılıçlarımızı kınlarından çıkarıp geceye sürdük atlarımızı. Orkların, yaratıkların ve ordularımızın askerlerinin kanları bir olup toprağı suladı.

Gündoğumunda düşman orduları geri çekildi, gece tekrar saldırmak üzere. Babam orduları geri topladı, kayıplarımız ağırdı; ama her askerimiz yere düşmeden olabildiğince çok düşmanı haklamış gibi görünüyordu. Yararlılarımız vardı. Hanımlarımız onlarla ilgilenirken babam ilişti gözüme tüm kibri ile dikiliyordu dimdik. Göğsüne aldığı o ağır yara bile bir an için olsun vazgeçiremiyordu onu tüm bu olanlardan.

Ağır adımlarla ilerleyip çardakları geçti, kardeşlerimin yaralarını saran anneme görünmeden usulca koridorlardan geçti. Adımları yalpalıyordu artık, odasının kapısına vardığında dengesini yitirdi. Koluna girdim, ayakta durmasına yardım ettim. Beni, gururunu zedelermişim gibi sertçe ittirdi; ama onu bırakmaya niyetli değildim. Sesim fısıltı gibiydi, anneme yakalanmamak için harcadığı çabayı boşa çıkartmamalıydım.


"Hadi baba..."
"Bırak beni, kendimde yürüyebilirim. Sana muhtaç olacak kadar zayıf değilim."
"Evet, zayıf değilsin, sadece biraz yorgunsun ve birkaç can sıkıcı sıyrığın var o kadar."

Zarif işlemelerden yapılma kapıyı açıp içeri girdik, onu ipek çarşaflar arasındaki yatağına yatırdım. Bakışlarındaki kibri omuzlarımı çökertiyordu adeta. Zırhını, giysilerini soydum. Göğsünün biraz yukarısında ağır bir yara vardı. Çevresi kararmaya başlamıştı. Zehirli olduğu aşikârdı. Şifalı bitkiler gerekiyordu. Kalktım, koridorları ve kapıları geçtim, çardakların arka tarafındaki odama gittim koşarcasına. Yolculuklarım boyunca nice bilgelerle, yaşlı Druidler ve yetenekli şifacılarla karşılaşmıştım. Öğrendiğim birçok şey vardı onlardan. Her zaman kendime yetmeyi bilmiştim ve her zaman hazırlıklı olmayı da. Ama beni tedirgin eden bir şeyler vardı. Bu savaşla, düşmanımızla ilgili bir şeyler. Çok daha fazlasının olup bittiğini hissediyordum. Uğursuz bir şeyler vardı.

Geri döndüğümde yarayı yıkadım, merhem haline getirdiğim şifalı bitkileri sürdüm. Temiz bir bezle yarasını sardım. Başını yana doğru çevirmişti balkona düşen çiçek tanelerini izliyordu. Teşekkür etmesine ya da minnet duymasın ihtiyacım yoktu. Sadece kararlarımı, beni, olduğum gibi kabul etse yeterdi.

"Baba... bu geceki çarpışmaya katılmaman gerekiyor."
"Ne'den bahsediyorsun sen ?"
"Hareket etmemelisin. Bu ya---"
"Şimdi de bana akıl mı verir oldun."

Hışımla doğruldu yataktan, giysilerine ve zırhına uzandı. Onu durdurmak ya da fikrini değiştirme için söylediklerim fayda etmedi ki bunu zaten beklemiyordum. Çardaklara geri döndüğümüzde, Sul'u gördüm. Benden sonraki en büyük en kız evlat oydu. Nia, deri zırhını giymesinde ona yardım ediyordu. Okları selesinde yerlerini almışlardı. Bir an orada öylece durup onları izledim. Kadınlarımız çoğunlukça şifacıydı. Sadece bazıları eğer isterlerse okçu olarak eğitiliyordu. Sul, en iyilerden biriydi.

Güneş batarken yükselen davul sesleriyle mevzilere ilerledik. Oklar, baltalar vızıldayarak kulaklarımızın dibinden geçip gidiyordu. Çürümüş, bozulmuş çarpık yüzler ve bedenler bir bir geçip gidiyor, düşüyor, kılıçlarımızı kara kanlarıyla yıkıyorlardı ve onlarınkileri de bizim kızıl kanımızla. Toprak adeta kusuyordu onları, birini silahımızdan silkeleyip düşürdüğümüzde yerine ikişer üçer tane geliyordu. Gece olması bize zarar sağlamıyordu; ama etrafı saran karanlık yapaydı, ölüydü. Tenlerimize değdiğinde ruhlarımız soğuyordu. Vadinin çok daha geriside, göremediğimiz kadar uzağında yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu hepimiz fark etmiştik. Bu, sıradan bir savaş değildi. Sadece bizi ilgilendiren, sadece bizim çarpıştığımız bir şey değildi.

Tüm bu kargaşa içinde babamı gördüm bir an, döndü yavaşça sallanarak. Kılıcından cansız bir beden düştü ayakları dibine ve göğsüne saplı bir kılıç parıldadı ay ışığında. Onun diz çöküşünü görürken koştuğumu hatırlıyorum, hayal meyal bana yönelen kim olduysa çarpık bedenlerinden ayırdım kafalarını. En azından öyle olduğunu sanıyorum. Sabahın soluk ışıklarında saatler kala savaş meydanında kaybettik babamı. Onu öldüren; yaralı olmasına rağmen devam etmesine neden olan gururu muydu yoksa halkına olan sevgisi miydi, bilmiyorum.

Annemin cılız yumrukları zırhlarımızın göğsüne dövmüştü isyan edercesine. Kardeşlerim suskundu, halkımız korkuyordu. Daha şimdiden birçok kadın eşlerini kaybetmişti. Ne savaşçılarımız ne de yaşlılarımız böylesi bir musibetle karşı karşıya kalmamışlardır. Şafak sökerken bitkindim, yaralarım sızlıyor, kaslarım ağrıyordu. Ölülerin alevleri doğan güneşten daha fazla aydınlatıyordu.

Üç büyük varis, Megilas, Sul ve ben, komutanlar ve yaşlılarla bir araya geldik. Oturduğum yerde ardıma yaslanmıştım, gözlerim bakıyor ama görmüyordu. Planlar, fikirler, otoriteler savaş meydanında uçuşan baltalar ve oklar gibi kulaklarımın etrafında vızıldayıp durdu. Zihnimde ise babamın sözleri yankılanıyor, sezgilerim karanlık ıslıklar çalıyordu.


"Ayrılıyoruz."
"Ne?"
"Bunu yapamayız, burası evimiz!"
"Bu kararı verecek durumda değilsin, daha bir çocuksun sen! Babasının kararlarına karşı çıkan bencil bir çocuk. Ne cüretle ne yapacağımızı söylemeye kalkarsın. Bu odada olman bile ailen için utanç!"
"Yeter! Burası hepimizin toprağı, hepimizin evi. Kardeşimle böyle konuşmak hiçbirinizin haddi değil."
"Evimizi daha fazla savunacak durumda değiliz. Çok fazla adam kaybettik, düşmanımız ise giderek çoğalmaya devam ediyor. En mantıklı hareket güneye doğru çekilmek, bu tarafa doğru."

Haritada işaret ettiğim bölge, uzak kuzenlerimize aitti. Yaşlılar bu fikri onaylamadılar. Onlara göre burası kökleriydi, burada kalınmalıydı. Tanrılar, dinler ve tarihimiz üzerine şiddetli, histerik söylevlere geçtiklerinde ise biz çoktan kararımızı vermiştik. Kılıçlar savrulup yaylar gerilirken, gelmekte olanın varlığını karanlığını hissedenler bizlerdik.

Kadınlar, çocuklar, yaşlı ve yaralılar, Sul'ın önderliğinde dağdaki yeraltı geçitlerinden güneye ilerleyecekti. Kalmayı seçenlerle, onlara zaman kazandırmak için son bir savunma yapılacaktı. Bu planın uygulamaya en kısa sürede geçmesi gerekiyordu. Sadece taşıyabilecekleri kadar erzak aldılar yanlarına, kimileri yedek giysi alma ya da ölen yakınına veda etme şansı bile bulamamıştı. Megilas ve ben, kalmakta ısrar eden erkek kardeşlerimizi gitmeye ikna edemedik. Nia'nın yalvaran gözleriyle sadece Lireon gitmeyi kabul etti, o da yaralı olduğu için. Faydasının dokunmayacağını bilmek ona içten içe acı veriyordu.

Geriye kalanlarla ne kadar süre dayandık hatırlamıyorum, şafaklar duman yüzünden kararmış, sayımız azalmıştı. Bazılarımız çok ağır yaralıydı. İyileşmeyeceklerdi, acılarını dindirmek için onları kendi ellerimizle öldürmek zorunda kaldık. Belki de en çok ağırımıza giden bu olmuştu. Gördüklerimiz, karşılaştıklarımız ve duyduğumuz şeyler yüzünden kendimizden şüphe etmeye başlamıştık. Bir birimize telkinler veriyor, aklımızı kaçırmamaya çalışıyorduk.

Yurdum, şimdilerde çatlamış kurak toprakların uzandığı bir hiçlik. Uzun zaman önceydi orada olup bitenler. Sağ kurtulup güneye vardığımızda sadece beş kişiydik ve neler olduğunu anlatmak için dört yöne dağıldık. İnanlar oldu, inanmayanlar olduğu gibi. Çok daha fazlası geliyordu, uğursuz savaşın dehşeti kapıdaydı ve hatırlayanlar… hayatta kalmayı başaracak olanlar bunun ufak bir başlangıç olduğunu çok geçmeden öğrenecekti.

Irkların, krallıkların, düşmanların birleştiğini; ergen yaşındaki çocuktan, tarladaki işçiye, rahat tahtındaki kraliçesine kadar eli tutan herkesin kılıç kuşandığını gördüm. Diğer halklardan uzak duran türlerin kendilerini göstermelerine şahit oldum. Savaşmak için kabilelerini, yeminlerini terk eden Ateş Cadıları oldu. Güneş’in Kızları diye çağırırdı yaşlılar onları. Kibirli ve gururluydular, tarafsız kalmayı seçerek İsimsiz Olanlar’ın yok oluşundan itibaren hiçbir dünyevi mücadeleye katılmamışlardı. Hayatta kalsalar bile kendi türleri tarafından sürgün edileceklerini bilerek gelmişlerdi. Çoğu bu savaşta öldü ve savaş devam ederken, birçoğu daha ölmeye devam edecek. Şimdiden bazı kabilelerin hatta ırkların tamamen yok olduğuna dair söylentiler var. Günlerdir ne şafak ne de gökyüzünde bir ışık gördük. Her şey, her yer karanlık. Yanık etin kokusu artık ciğerlerimizi boğmuyor. Hiç dinmeksizin devam eden acı dolu bağırış ve çığlıkları kulaklarımızı tırmalamıyor. Bir asker yere düşüp öldüğünde, bir ok ya da bıçak bacağınıza saplandığında orda olması ve ya olmaması hiçbir şey ifade etmiyor.

Hiçbir şey ifade etmiyor.

Hiç... bir... şey...

Burada, böylece yatabilirim. Kanla çürümüş toprakta, düşün askerlerin yanında.

Zırhım ağır geliyor... göğsümü eziyor... nefes alamıyorum...

Yatabilirim... nefes almaksızın...

Onlarla birlikte yakılabilirim... ölen kardeşlerimin yanında olabilirim...

Ölen... kardeşlerim...

...

Hayır.
Gri gözlerini tekrar araladığında gördüğü tek şey dumanla kaplı gökyüzüydü. Kara duman güneşi boğmuştu, yıldızları silmiş, ayı esir almıştı. Üstüne yığılmış çarpık cesedi ittirip doğrulurken eski ve yeni yaraları çığlıklar atıyordu. Kılıcına yüklendi, ayağa kalktı, üzerine gelmekte olan yaratığım ayağı balçıklaşmış zeminde şıpırdıyordu. Bekledi... bekledi... bekledi... kabzasını sıkıca kavradığı kılıcı tüm bedeniyle savurup yaratığı ikiye böldü. Sırtını dikleştirdi, elf gözleri hâlâ direnen dostlarını teker teker seçebiliyordu. Dudaklarının kenarı kıvrıldı hafifçe, bir çuval gibi yere serilip ölmeyi beklemeyecekti. Kılıcını tekrar savurdu, sekmesine neden olan bacağına rağmen kılıcını tekrar tekrar savurdu, ilerledi, savurdu, ilerledi ta ki şafağı tekrar görene dek.


Kara Şafak Günceleri, Kayıp Tarih

2.11.08

Melez

***

Gece ağır ağır, sinsice üzerimize çöküp karanlığa boğmuştu etrafı. Tedirgindik. Korkularımız giderek artıyor, bizleri anahtarı kayıp kafeslere hapsediyordu. Soluk alışlarımız bozulmuştu. Düşüncelerimiz bir birini kovalıyordu; ama ne zaman birinin peşine düşsek hepsi birden yok olup bizi boşlukta bir başımıza bırakıp kaçıyorlardı. Soğuyordu hava. Verdiğimiz nefesler küçük bulutlar bırakıyordu ardımızda. Ateş bile donuktu şimdi.

Tedirgindik. Üşüyorduk. Korkmuştuk.

Ruhlarımız titriyordu.

Biz ki ne savaşlar atlatmıştık, ne mücadeleler vermiştik. Orduları dize getirmiş, krallara boyun eğdirmiştik. Canavarlarla, ruhlarla, iblislerle karşı karşıya durmuştuk. Silahlarımız vardı ellerimizde, kalın parmaklarımız arasına yerleşip savaş narası atan kılıçlarımız, baltalarımız, palalarımız vardı. Cesaretimiz, kuvvetimiz destandı halkların ağzında. Ölüm; kaprisli, güzel bir kadındı bizler için. Kılıçlarımız kınından her çıktığında, koynuna girdiğimiz bir kadın.

Şimdi, şimdi ruhlarımız titriyordu.

Yeni yetme bir kızın dudaklarından düşmüş o sözcükler ruhlarımızı titretiyordu.

Kızıl saçlarıyla Nadian' ı hatırlatıyordu bana. Kızımı. Yaşaydı eğer büyükbaba olmuştum belki de. Oysa... oysa bu kız tüylerimizi diken diken ediyordu. O kör, boş bakışlar huzursuzluk yayıyordu. Ölü rengiydi teni, mermer kadar beyaz... ve soğuk.

'Melez' diyorlardı ona. 'Şifacı' ya da 'Kâhin' diyenlerde vardı. Ona adaklar adayıp kızınızın koca bulup bulamayacağını ya da kocanızın savaştan dönüp dönemeyeceğini soramazdınız. O bunların çok üstündeydi. Gördükleri, duydukları ve hissettikleri sıradan ölümlüler için çok fazlaydı. Belki de bir melez olduğu için hâlâ hayattaydı. Erydianlar' ın soyundan geldiğini söyleniyordu. Yaklaşık on yıl önce tamamıyla yok olan bir Elf ırkıydılar. Diyorlar ki hepsi öylesine bir vahşetin kurbanı olup kendi kibirleriyle boğularak acı çekmişler ki Melez' in gözlerinden kanlar gelmiş. Yüzünde hâlâ o kanların izleri var. Gözlerinden yanaklarına, çenesine doğru inen kan kızılı şeritler. Yitip gitmiş kadim dillerden bir taç vardı alnında, tenine kazınmış.

Tapınakta kaldığımız süre boyunca tek bir sözcük bile söylememişti. Rahibeler; hasta, varlıklı bir ailenin küçük kızına bakıcılık ediyorlardı sanki. Onu, oradan oraya taşıyorlardı. Üşümesin diye şallara sarıyor, yiyebilsin diye etini küçük parçalara bölüyorlardı. O zaman bile onun yakınında olmak tedirgin ediciydi.

Tapınaktan ayrılıp ormanda ilerlemeye başladığımızda gün batmak üzereydi. Hava berraktı ve kimse bozacağını düşünmese de herkesin huzursuz olduğu aşikârdı. Yeni Ay' ın gecesiydi, yavaş yavaş doğmaya başlamıştı. Tam ne zaman oldu emin değilim; ama rüzgâr sertleşti. Atlar huysuzlaşınca onlardan indik. Kaldroin bundan fazlasıyla mutluluk duymuştu bir cüce olarak; ama o bile bir cücenin olabileceğinden çok daha tedirgin görünüyordu. Yayan devam etmeye başladığımızdan kısa bir süre sonra birkaç dal çıtırtısı duyduk. Ellerimiz kılıç ve baltalarımızda hışımla sese doğru döndüğümüzde onu gördük. Kızıl saçları, boş gözleri ve ölü teniyle durmuş bize bakıyordu. Alnına kazınmış eski harflerden oluşan çemberlerden ayak bileklerinde de vardı. Benzerleri; ama sanki yarım kalmışçasına bir kesinlikle elerinin bileklerine ve boynuna da işlenmişti. Çıplak ayakları, kırık dallar ve yaprak arasında, toprakla kirlenmiş olarak sırıtıyordu. Geceliğinin bir omzu hafifçe kaymış; ince kumaş genç, diri bedenini kıvrımlarına sarınıyordu. Her erkeğin; onurlu şövalyesinden rezil Orc' una kadar her erkeğin dokunmak, sahip olmak, bedenini altında hissetmek, ihtiras çığlıkları duymak isteyeceği bir kadın gibiydi. Oysa daha çocuktu, Nadian' dan daha küçüktü; ama unutturuyordu bunu. Bir çocuk olduğunu unutturacak kadar hayranlık ve anlamsız bir açlık uyandırıyordu karşısındakine.

Dostlarım, silah arkadaşlarım da benimle aynı duyguları paylaşmışlardı anlaşılan. Aynı şeyleri hissetmiş, aynı arzulara mahkûm olmamak için çabalamışlardı. Olduğumuz yere mıhlanmıştık. Tecrübelerimiz ve onurumuz bizi ileri adım atmaktan alıkoyuyordu. Gözlerimiz, bakışlarımız o beyaz tene, kızıl saçlara odaklanmıştı. Solgun dudaklarının aralanmasıyla sanki birkaç adım gerilemek istercesine hepimizin irkildiğini fark ettim. Önce anlamsızdı dudaklarının hareketi, sonra sesini duyduk. Sözcükleri. Ruhumuza sızan, karanlığı zihnimize fısıldayan o sözcükleri. Soğuk daha soğuk oldu, gece daha karanlık. Yıldızlar ve ay bile soldu, silindi gökyüzünden. Arzularımız, hislerimiz, umutlarımız çekilip alındı sanki bedenlerimizden. Namevtlerin dokunuşları gibiydi o sözler. Ruhlarımız parça parça yitip gidiyordu.

Ne zaman sustu... hatırlamıyorum. Bedenimi hissetmekte o kadar çok zorlandım ki nefes almaya kalkarsam eğer parçalanıp toprağa karışırım sandım. Hatırlamıyorum... ama sustu. Sustu ve dikildiği yerden, o çelimsiz ve mecalsiz haliyle, kör gözlerini alelade bir yere dikip öylece durmaya devam etti.

Alay ediyordu sanki. Orada durmuş, soğuk, ince kumaşın ardında ona dokunmuyormuş gibi, söylediklerinin hiçbir anlamı yokmuş gibi duruyordu.

Başka evrenlere, başka zamanlara ve bizim anımıza sözleri aitti. Yaşayanların, ölmüşlerin ve doğmamış olanların zamanlarına aitti.

Sözleri... kehaneti ölümün ötesine aitti.

***

14.8.07

Gece & Gündüz

Görkemli bir şatonun kutlama salonuydu burası. Zemin beyaz mermerdi ve ortam mermer kadar soğuktu. Omuzlarına dökülüp sırtına serpilmiş mor saçlarıyla genç bir kadın duruyordu En Yüce olanın önünde. Üzerinde beyaz bir elbise vardı etekleri yerlerde sürünen. İki nedime genç kadının sırtına gece kadar koyu bir maviden yapılmış keten, uzun bir pelerin tutuşturdular omzuna, yıldızların parıldadığı gümüş bir zincirle yakaları tutturdular.

Genç Kadın diz çöktü, yüce olan ağır adımlarla ilerledi. Dualar okuyup ilahiler fısıldıyor, kutsuyordu. Geceden çalınmış gümüş yıldızlarla bezenmiş bir tacı genç kadının başına bıraktı yavaşça.

Tören bitti.

Nedimeler yol gösterdi ve genç kadın odasına götürüldü. Tavandan yere kadar olan camsız pencerelerden gece tüm güzelliğini sergileyip kıskandırıyordu onu. Özgürlüğü öylesine cezbediyordu ki içeri süzülen serin rüzgâr da alaylı alaylı eteklerini dalgalandırıyordu.

Ansızın taş sütunların yanında bir kıpırtı oldu, gölgelerden içeri bir cüppe süzdü. Kukuletasını eriye attığında koyu yeşil gözler genç kadına imalı imalı bakmaya başladı.
"Ah! Bakıyorum Leydim, tacınızı da almışsınız sonunda," dedi, yerlere kadar gülerek eğildi. Sonra pelerinin çıkarıp en yakın koltuğa astı. Yüzünü geceye dönüp "Hâlâ burada kalmaya kararlı mısın Lela? Çünkü benim buraya son dönüşüm ve bu kez de kardeşimi almadan gideceksem gerçekten büyük bir hayal kırıklığı yaşayacağım." Sonra arkasını dönüp genç kadını süzdü ve suratını ekşitip "Tanrım. O ne iğrenç bir taç öyle. Hele şu elbise! Nerede senin at sırtındaki azgın ruhun?"

Kardeşini gördüğündeki memnuniyeti yüzüne yansıyan kız gözlerini kısıp anlamlı bir gülümsemeyle kendisi süzen kardeşini süzdü, Kafasındaki tacı çıkartıp camın hemen karşısındaki rahat koltuğa kendini bıraktı.
"Ah sevgili Lior..." Cümlesini tamamlamadan önce yanındaki boş yere oturması için hafif bir işaret etti, "Buradaki işim henüz bitmedi."
"İş mi? Ne işi? Babamızın dayatması olan bu manastır hayatında ne işin olabilir ki Lela?"
Çarpık bir gülümsemeyle dalgın dalgın camdan süzülen ay ışığının halıya yansımasını izledi bir süre mor saçlı kız.
"Çok az kaldı kardeşim... Ufak bir işim daha kaldı." Oturduğu yerden beklenmeyen bir hızla kalkıp arkalarındaki masaya doğru ilelerdi çekmeceden doğal olmayan bir çiçek çıkarttı. Turuncu bir gül ve bu gülü Lior' a uzattı.
"Beni anlaman için..." Tekrar gülümsedi, "Bu çiçeği anlaman gerek. Şimdi, buradan git."

Derin bir iç çekti Lior. Babasının dayatmalarından her defasında kaçıp kılıç sallamayı tercih etmişti o. Dua etmek ona göre değildi. Kardeşinin burada kalmak istemesini hiçbir zaman anlamamıştı; ama ikisi de kendilerine göre zeki ve güçlüydüler. Ne yapmaları gerektiğini hep bilmişlerdi. Lior, gülü aldı. Kardeşine sıkıca sarıldı ve sonra kukuletasını başına geçirmeden birkaç saniye önce...
"Kara Şafak için çok yakında diyorlar Lela. Dikkatli ol, ben Doğu' ya gidiyorum. Işık' a ön saflarda ihtiyaçları var" ve pencereden aşağı atladı. Lela anlamlı bir şekilde gülümsemeye devam etti.
"Görüşürüz kardeşim. Sana verdiğim hatırayı sakla ve ona dikkat et," dikkat et kısmını hafif bir imayla söylemişti. "Güle güle, kardeşim."

Lior taş duvarlarla yükselen yapıdan aşağı inmek yerine tersine surların en yukarısına çıkmıştı. Nişancılıklardan birine tüneyip dolunayın ışığında elindeki güle baktı. Gülümsedi ve gülün kâğıttan olduğunu gördü. Sapından kıvırdığında kâğıt açıldı. Böylece bir parşömen gül yerine avucunun içinde belirdi. Parşömen parçasındaki yazı kardeşinin el yazısıydı.

Eğer bir şeyi yok etmek istiyorsan, onu içten çökertmek gerekir kız kardeşim ve ben de bunu yapmak üzereyim. Bu mektubu sana verebilmeyi başarmışsam, onu aldıktan beş saat sonra beni, tahta kılıcını sapladığın yerde bekle. Burada, işim bitti.
Seni özledim,
Lela.

Lior' un dudaklarında daha büyük ve coşkulu bir sırıtış belirdi. Işık, avucundaki parşömene bir öpücük kondurdu ve kâğıt parçası sessizce yanıp yok oldu. Bu ufacık alev gözü en keskin nişancıyı bile tedirgin edemeyecek kadar usuldu. Küller gece rüzgârında yok olduğunda Lior surdan ve şatonun sınırlarından çoktan uzaklaşmıştı.


5 saat sonra...

Lela, buluşma yerine geldiğinde ormanın içinde böyle bir yıkıntıyı hâlâ fark edemeyen insanların haline güldü. Sarmaşıklar altında kalan yıkık ambar kapısını gürültüyle açtı ve içeri girdi. Lior' un çocukluk anıları canlandı gözünde. İkisi de daha küçük kızlarken, kardeşi atlara ve kılıçlara olan merakını saklamaktan çekinmezdi. Her fırsatını bulduklarında kaçıp saklandıkları bu eski ambar Lior' un içi saman dolu çuvaldan düşmanları ve tahta kılıçlarının izleriyle doluydu. İki eski çiviyle bir birine tutturulmuş iki çürük tahta parçasından yapılma o yeni yetme, oyuncak kılıcını savaşa girecek cesareti ve gücü olduğunu kanıtladığında tam da buraya bırakmıştı. Sarmaşıklar artık o anı parçasını öylesine kucaklamışlardı ki görünmüyordu bile. Lela huzurlu, özgürlük kokan bir nefes çekti. Kardeşi her an gelebilirdi, yoksa gelmiş miydi? Ambarın çürümüş çatısının aralıklarından süzen ay ışığında turuncu saçlar belirdi aniden. Lior çoktan hazırdı ve tetik de bekliyordu. Kardeşinin görür görmez ayaklanmıştı. Lela neşeyle gülerek kardeşinin boynuna atlayıp sarıldı.
"Sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki! Hemen başlamalıyım anlatmaya," Küçükken olduğu gibi sabırsızca gözlerini kırpıştırıp konuşmaya devam etti. "Çok zor bir büyü üstünde çalışıyordum manastırda kaldığım süre boyunca. Ah; ama başardım kardeşim. Kendimden bir tane daha yaptım, eh ama öyle bakma bana yani kendimden yapmadım da en azından diğerleri öyle sanacak," neşeyle güldü. "Ölü. Hiç canlı olmadı zaten. Bu sabah yatağımda onu bulacaklar. Ölü, öldürülmüş... Düşünsene kardeşim, Neva Manastırı' nda cinayet."
Kahkahayı bastı Lior ve sımsıkı sarıldı kardeşine.
"Ah sen ve şu cin fikirlerin. Peki ya şimdi? Şimdi ne yapacaksın? Doğu' ya gelecek misin benimle ?"
"Eh beni ölü sandıklarına göre canımın istediği her yere gidebilirim kardeşim. Tabii ki senle Doğu' ya geliyorum," Kardeşine hâlâ sarıldığını fark edip bıraktı.
"Hadi öyleyse acele edelim. Kara Şafak, Zirnam Ovalarını geçmiş."
Buruk bir tebessümle üstünü gösterir Lela. Ay ışığın son yansımaları beyaz elbisesindeki kanları açığa çıkartır, "Böyle yolculuk edemem."
"He he..." Lior pelerinin ardından bir çanta çıkartıp kardeşin uzattı, "Dediğim gibi. Acele etmeliyiz."

---

Elwnyx ile birlikte yazıldı.