Showing posts with label Prologue. Show all posts
Showing posts with label Prologue. Show all posts

2.8.10

kâbus

Savaş çanları çalıyordu, kulaklarda yankılanarak halkın yüreğine korku salarak çalıyorlardı. İçindeki karanlık giderek büyüyor, ruhundan kalan son parçaları acıyla eziliyordu. Rüyalar, düşler onun kara deliklerle örülü kâbuslarında dönüşüyordu. Çığlıkları keskin ve acıydı ama duyulmuyorlardı. Gözlerini kapadığında zihnini de kapıyordu, sonrası bilinmezlikti. Ne içindi bu çanlar? Bir savaş mıydı gerçekten? Yoksa bir av mı? Tarihteki büyük savaşlardan, lanetlerden ve ölümden kurtarmış bunca şövalyeyi cazgır bir çiftçi ordusuyla mı yok edeceklerdi?

Hayır.

Me'a yüreğinde bir ağırlık hissetti. Bir şeyler onu derinden, içinden, en gizli saklı düşlerinin ve anılarının olduğu yerden boğuyordu. Bilinmez bir elin pençelerindeydi. Hayır! Ruhundan kalan parçalar haykırıyordu. Tanrıçalar ve Tanrılar adına, HAYIR! Bu rûnleri taşıdıkça, derisi her an alev alev yanarken, zihninde ona ait olmayan seslerin yankısına dayandıkça bu çanlara, bu savaşa izin ermeyecekti. Kanları eline bulaşmış tüm ölü dostlarının kayıp mezarlarına üzerene yemin ederdi ki, izin vermeyecekti!

Dizleri üstüne çöktü. Ellerini toprağa dayadı yığılmamak için. Soğuk toprak bir anda kuruyu verdi avuçları altında. Bir şeyler kaburgalarını içten içte tırmalıyordu. Rûnler ısınırken teni yanıyor ve çatlıyordu. Dişlerini sıktı, gözlerini yumdu, ruhundaki acı bedenine işliyordu.

HAYIR! Hayır... kaybetmeyecekti kendini. Kimsenin avı değildi o. İzin vermezdi buna... hayır, tasmalanacak bir gudubet olmayacaktı. Uyuz bir hayvan gibi avlanamazdı!

Nefesi ufak buharlar yaratıyordu. Gri gözleri, kararıp kehribar ateşlere dönüşürken kirpiklerine düşen birkaç damla yok oldu. Boğazını yırtarak geceyi boğan çığlık, çalan çanları çıldırttı. Yarılan rûnlerden kanla karışık kara irinler aktı toprağa.

Toprak öldü.

Teni karardı, zırhı parçalanıp döküldü. Rüzgâr dokunmadı saçlarına, fısıldamadı kulağına.

Şehir sustu.

Gecenin karanlığında kara bir kâbus uyandı. Yürüyen karanlıkta sadece bir çift yıldız parladı ateş renginde.

26.7.10

Şimdi ve burada...

Uzun zaman oldu.

Kendi dünyalarımızın, düşlerimizin ve kabuslarımızın arasında yaşıyor, ölüyor ve diriliyorduk. Zamanın ve evrenlerin arasında bir birimizden ve kendimizden uzak hayatlarda beden bulduk. Birimizin göz kırpışı diğerinin ömrüydü. Kimi zaman bir orta çağ savaşçısı olduk, kimi zaman bir cadı, demirci, katil, kurtaran, yok eden ve niceleri olduk. Adlarını insan soyunun bilmediği tür ve ırklarda bazen kadındık bazen erkek bazen bilinmeyen bir cins. Bizden o kadar çok vardı ki ve o kadar hiç yoktu ki bizden, bazen kendimizle savaştık, yansımalarımızla ve öteki bizlerle, bazense oturup dost olduk onlarla farklı evrenlerde aynı bedenleri paylaştık.

Benden ne kadar çok var bilmiyorum ama hissediyorum, her gün her dakika yeni bir tane ben doğuyor başka bir düşte, başka bir evrende.

Uzaktım... ama yakındım da. Dünyalarımın köşelerinden uzandım ve onu gözledim. İzledim. Büyüyordu. Benim ve diğerlerinin yokluğunu dolduran hayaletler, onun gizli benlikleri güçlenip hayat bulmuştu. Omzumdan aşağı eğilip onun düşlerini süzen benim hayaletlerim gibi.

İzledim. Kızıl saçları rüzgârda uçuşurken kendini kaybedişini, ölüşünü, dirilişini ve yeniden yükselişini gördüm. Değişimini ve büyümesini izledim.

Şimdi ve burada tüm görkemiyle karşımda dururken, zihinlerimiz bir birinde yankılanıyor ve ben artık biliyorum, küçüğüm büyüdü... ve artık, o benim küçüğüm değil.



"...yes my dear, you are not my little winged anymore. We all have slept so long."

6.12.09

Teneke Adam'ın Hikâyesi / Tin Man's Story -I-

Teneke Adam Mezarlığı / Tomb of a Tin Man

İçine işleyen bir sesti. Garip, tahta bir kutu içinde kırmızı, komik elbiseli bir adam kızağa binmişti. Önünde sıralanmış kızağı çeken kırmızı burunlu geyikler. Şöminenin tuğla oyuğunu yalayıp geçen alevlerinde parlayan kırmızı, şişkin burunlar. Ateşin etrafına yayılmış insanlar canlı birer gölgeden ibaret ve seslerindeki sıcaklık tınılarla vurgulanırken sözcüklerin anlamları ulaşmıyor.
Kapıdan gelen tok bir sesle, hareketleniyor gölgeler. Bir el, uzanıp da kutuyu kapatınca kesiliverir içe işleyen o ses ve bir çift kahverengi göz huzursuz, aralanır karanlıkta.

Zihnindeki anı kırıntılarından pek fazla şey kalmamıştır. Titreyerek bacaklarını daha fazla çekerken göğsüne o küçücük bedeni ufak bir kedi yavrusu gibidir. Gözlerini yumar tekrar, anlamını uzun süre önce yitirdiği o tuhaf ama sıcak rüyaya geri dönmek için. Nafile. Zamanını asla bilemediği, bilmeye fırsatı olmadığı süreler boyunca kaldığı bu küçük, soğuk hücrede uyumuş, uyanmış ve uyumuştur tekrar ve tekrar.
Karanlık koridorda yankılanan tıkırtılar uyandırır bazen onu. Parmak uçlarında bile yetişemediği, o küçüçük parmaklı kapaktan görür onları; loş, yanıp sönen ışıklarla gıcırdayarak yürüyen teneke adamlar. Yüzlerinin olması gereken yerde anlam veremediği dairesel, çıkıntılı, sarı, bronz ve çoğunlula paslı çarkları görür. Döner durur, durmadan işler o çarklar. Bir süre sonra, her tıkırtı için ayaklanmaktan vazgeçmiştir bile.

Kıvrılıp olduğu yerde, kulağına takılan bir gıcırtı sesiyle aralar gözlerini yine her zaman ki karanlığa. O gıcırtı, o yağ kokusu ve beraberinde gelen o tik tak sesleri. Bildiği ve hatırladığı yegane şeyler olmuştur artık. Bir rutindir bu, teneke adam gelir gıcırdayarak, ayaklarını süre süre, kafasının hemen üstündeki şapkada bir ışık yanıverir beraberinde kapak açılır. Böylece içeri bir tas tatsız yemek ve amacı susuzluğu geçirmekten çok uzak bir sıvı kayar tıngırtıyla.
Parlayınca o ışık aniden, gözleri kısılır bir köstebek gibi. Seğirir tüm vücudu, kapıya ya da duvara çarpmış olarak bulur kendini. Morluklar, çürükler mesken bellerler sıskacık vücudu. Gözlerini kısıp körlemesine bir yerlere çarpmadan önce, kısa bir an hücresni görür. Dördüncü adımın hiç gelemediği o hücresini, deliğini, evini. Sadece taş ve samanlardan oluşan inini. Geçmişine dair her şeyi yutup almış karanlık ve soğuk ini.



5.12.09

Project: "Masks of Seasons"


"Çok, çok uzun zaman önceydi," dedi yaşlı adam, "mevsimlerin isimlendirişinden, masalların söze dökülüşünden, ateşin saf demirle işleyişinden önceydi.

Sözleri zehir gibiydi onların, dilleri hançer, yüzleri maske birer. Büyülü güzellikleri ile baş döndürüp göz bağlarlardı. Niceleri düştü, düştüğünü fark etmeden onların kucağına, hâlâ gezerler halsiz ruhsuz varamadan bile farkına," soluklandı yorgunca. Gözleri dalıp giderken buruk bir neşeyle garip bir mısra mırıldandı, "Şairlere verilen ilhamın bedeli zavallıcığın boynu, şövalyeye vaat edilen kılıç bir krallığın sonu," ardından huzursuz, histerik bir kıkırtıyla sarsıldı.

Nefes alışı yeniden düzenli bir hale geldiğinde puslu gözlerindeki kör dalgınlıkla sözcükleri birer birer dudaklarından düşürmeye devam etti, "Öte diyarın efendileri kibirleriyle hor görüp onurlandırmayınca kızıl alevlerde dövülüp duran demiri, saf bir yüreğe bürünmüş demir, varolmuş insan soyundan yana.
Alevden çıkan demirle ilk silahını kavrayınca insan, zayıflar karanlığa olan korkuları. İnsanlığın arasından uzaklaşır bu diyara ait olmayan sakinler, ormanların derinliklerine süzülür, karanlığın en ucra köşesine çekilirler.

Zaman kum taneleri ve tik taklarıyla ilerledi durdu, vakit geçip gitmeye devam ederken gerçekler efsanalere döndü, efseneler masallara. Öyle masallardı ki bunlar, çocuklara kabus olurlardı; ama unutuldular. İnsanlar tarafından unutuldular ve böylece yeni fırsatlar verildi ellerine," başını salladı yüzüne yayılan doğal olmayan bir tebessümle ve sesini alçartarak, fısıldadı boşluğa, "bazen karanlık çökünce hâlâ üşüşürler dört bir yana ve korkuları için, bizden olanları kaçırırlar. Kundaktaki bebekleri, küçük çocukları, hâlâ karanlıktan korkan birilerini..."

***

Sidereal ve benim, Changeling: The Lost evrenine ait oyunumuzun öyküye çevrilmiş hali için kısa bir giriş okudunuz. Öykünün kendisi için buradan buyurun.

10.10.09

Ay Yüzlü


***

Başını hevesle 'evet' dercesine salladı kütüphaneci. Cildin siyah taraflı kapağını açtı, sanki un ufak olacaklarmışçasına yavaşça ve dikkatle çevirdi sayfaları.
"Ah, işte burada," gözlüğünü düzeltti, "evet, diyor ki... Marames Suh'et... burada... hmm... burada yazdığına göre Ay Yüzlüler -ki bunlar sizin aradığınız varlıklar- ölü bir tanrının suretinden doğmuşlar. Marames Suh'etlerin yani Ay Yüzlülerin gözleri ve kalpleri yokmuş. Doğdukları ölü tanrının özünden dolayı lanetlenmişler ve gözleri ile kalplerini ayrılıp gittikleri kabuklarında bırakmışlar. Eminim ki bu 'kabuk' kelimesi daha farklı izah edilebilirdi, yine de... hmm... Ayrıca konuşmazlarmış ya da yaşayanların duyacağı şekilde. Yüzyıllar boyunca gün battığında yeryüzünde yürümüşler ve geceye hükmetmişler. Her gün doğumunda ölür ve her gün batımında yeniden dirilirler. Sayıları asla bilinmemiş... hmm... kimileri onları tanrı olarak kabul etmiş kimileri de gerçek tanrı dirilene kadar onu koruduklarına inanmış. Uygarlıklar ve ırklar onları farklı adlarla anmış, tapmış ve kurban vermiş... Hmm... mmm... ilginç... ilginç, evet, verilen kurbanlar genellikle şafak vakti doğanlar olmuş. Bazen gün içinde doğanlar da ancak gece doğanların hiçbiri kurban verilmemiş. Bunun açık açık burada yazıyor olması ilginç, öyle değil mi?"

Yaşlı adam sırıtarak bordoluya baktı, ancak kukuletanın ardından yüzü pek görünmeyen bu figürün yorumlarla ilgilenmediği çok açıktı. Kütüphaneci tereddütle kitabın sayfalarına geri döndü. Birkaç bölümü mırıldanarak okuduktan sonra çevirmeye devam etti, "burada yazdığına göre yeryüzünde nefes alanların -ki bunlar bizler oluyoruz- kendilerini -yani Ay Yüzlüleri- hatırlamayı unutmasından yüzlerce yıl önce karalardan ve denizlerden çekilmişler. Nedeni bilinmiyor. Ancak geri dönüşlerine dair birçok efsane oluşmuş ve bir sürü de kehanet var... Hepsi ortak bir noktada birleşiyor; günün geceye döndüğü vakit, Ece'nin altın tacının solacağı ve muhafızların yeryüzünde yeniden yürüyeceklerinde. Altın taçlı bir kraliçeden bahsediyor olmalı, belki de doğu ülkelerinden birinin hükümdarıdır, kadın bir hükümdar. Oh, dur bir dakika bauda dediğine göre Marames Suh'et'i zayıflatacak tek bir şey varmış zira ölmesi imkânsızmış, neyse onu zayıflatan tek şeyin Güneş Işığı olduğu yazıyor," yaşlı adam sayfanın sonuna doğru parmaklarıyla satırları incelerken bir paragraf üzerinde şöyle bir bocaladı. Parmağıyla bir iki kez 'tap tap' diye vurduktan sonra birkaç sayfa geri döndü.
"Hah, şimdi anladım. Burayı az önce çıkaramamıştım. Bak, farklı kültürlerde, uygarlıklarda ve ırklarda farklı adlarla anılmış. Buradaki isimler tüm o dillere ait o yüzden anlamamıştım. Sana ancak birkaç tanesini çevirebilirim çünkü hepsini bildiğimden emin değilim. Ancak şöyle diyor; Onlara Ay Yüzlüler dendi, Gece'nin Muhafızları, Ölü Bekleyenler, Kalbi Olmayanlar, Gümüş Prensler; ama onları bir isimle daha andılar. Tüm dillerdeki karşılığıyla onları en iyi ifade eden isimle ve her gece onlara taptılar; Güneş Yiyenler'e."


---

Not: Hâlâ taslaktır kendisi zira yazana da pek bir sönük, silik gelmiştir. Düşünmektedir üzerine.

4.2.09

Simyacı'nın Gelişi


Şehrin beş mil güneyinde ki bir balıkçı kasabası. Hava ılık. Sonbaharın kızıl-sarı dokunuşları ormanlık alanlarda hemen hemen kendini gösteriyordu. Şehirdeki istasyonlardan köylere ve kasabalara yolcu taşıyan at arabası kasabaya giden yol ayrımının başında durmuş ve içinden genç görünümlü, kutu gibi bir valizle formalı biri inmişti. Geri kalan yolu yürüyerek alacaktı. İki saatlik bir yürüyüşten sonra yazısı biraz hasar görmüş bir tabelada şöyle yazıyordu: "...Hood's Pay' a Hoş Geldiniz"

Ilık hava yürüyüşten sonra artık ona sıcak gelmeye başlamıştı. Valizini yere bıraktı, yeşil ceketini ve eldivenlerini çıkarıp katlayınca onları valizin üstüne koydu. Gözüne düşen rengi açılmış birkaç perçemi kulağının ardında kıvırıp cebinden çıkardığı bir tokayla saçlarını topladı. Sarsıntılı at arabası yolculuğu ve sıcak gelen havanın altındaki yürüyüş mesafesi onu yormuştu. Bunları ufak ufak telafi eden tek şey ise denizden gelen serin ve tuzlu meltemlerdi.

Elinde ufak bir not vardı. Notta bineceği tren, gideceği kasaba ve kalacağı yerin adları yazıyordu. Ba'Casta, diye okudu. Ne saçma bir isim. Bir hafta önce Curtis Dunstan adına eski bir askerle tanışmıştı. Dunstan, şimdilerde Ödül Avcılığı yapıyordu ve 20li yaşlarındaki gençlerden oluşan bir ekibi vardı. Dunstan kendisini ekibe davet ettiğinde biraz garipsedi; ama nedendir bilmiyor katılmayı kabul etti. Ailesinin anılarına boğulduğu, onlardan kalma evden uzaklaşma ve biraz seyahat etmek için iyi bir fırsat olarak görmüş olmalıydı. Belki böylece kitaplar, kütüphaneler ve deneylerle sınırlı kalan çalışma ve araştırmalarını genişleteceği bir alan da bulabilirdi. Dunstan' ın adamları hakkına birkaç yüzeysel bilgiye sahipti. Ekipte bir mekanik mühendisi ve iki nişancı bulunuyordu. Nişancılardan biri yakın dövüş konusunda da uzmanlaşmıştı.

Önündeki yolu hesap edip tekrar yürümeye başlamadan önce oturup biraz dinlenebileceği bir yer aradı. Arayışını gürültülü bir şeyin tozu dumana katarak kasabanın içinden çıkışa doğru gelmesi kesti. Kahve kehribar gözleri geleni normalden daha hızlı ve mekanik aksamı geliştirilmiş bir bisiklet olarak gördü. Üzerinde ise siyahî bir genç vardı. Kasabalı olduğunu tahmin ettiği gencin bindiği aracın yanına tekerlikli bir sepet de bağlanmıştı. Araç gürültüyle ve siyah, yoğun bir dumanla yabancının önünde duruverdiğinde onu öksürüğe boğdu.

"Oh, affedersiniz efendim!" dedi çocuk durdurduğu araçtan indi. Yabancı adam dumanı savuşturmak için elini ileri geri sallayıp çocuğa baktı. 20li yaşlarında bu delikanlı ona garip gelmişti. Saçları bir tuhaftı ve her yerinde motor yağı vardı. Eski ve kirli bir işçi tulumu giyiyordu. Siyahî genç gülümseyerek söze girdi, "Siz şu Simyacı olmalısınız. Ben Castar, Hugo Castar," elini uzattı tokalaşmak için.
"Evet," dedi adam, "Joseph Rae" ve gencin elini sıktı. Hugo, Simyacı ile tokalaştıktan sonra, "Haydi binin," deyip aracın sepetini işaret etti ve kendisi de seleye oturdu.
"Merak etmeyin sağlamdır," deyip tebessüm etti Hugo koltukları kabararak, "ben yaptım."
Joseph, nedense, ben de bunu duymaktan korkuyordum, diye geçirdi içinden ve pek hevesli olmamasına rağmen sepete binip yerleşti. Hugo ise icatlarından birini yeni bir çift göze sergileme olanağı bulduğu için heyecanına hâkim olmakta zorlanıyordu. İster istemez "Sıkı tutunun!" diye bağırıvermişti simyacıya bir kaskla gözlük uzatırken. Adam onları takarken, o da motoru çalıştırdı ve kasabanın içine doğru yol aldı. At arabasından daha sarsıntılı ve tozu dumana kara bir bulut öbeğiyle katan bu yolculuk fazlasıyla rahatsızdı.

***

Sabahın erken saatleri. Doğuya henüz herhangi bir pembelik ya da sıcaklık serpilmemiş. Kilidi düşmüş ahşap pencereden serin bir rüzgâr fısıldayarak odaya akıyor. Soğuk. Maden ocaklarından çıkarılan kürek kürek kömür, beyaz yastıklara yayılmış. Gözleri kapalı, kaşları çatık; uykudan uzaklaşmak istemezcesine yastığı başının üstüne çekiyor. Köşeden gelen tıkırtı rahatsız edici.

"Git buradan. Git başkasının Noel Hayaleti ol," diyor boğuk bir sesle. Tıkırtı devam ediyor. Duymamış gibi, dalgın ve huzursuz edici bir tınıyla devam ediyor.

Homurdanıyor, belki biraz da küfrediyor ve doğruluyor olduğu yerde. Aile hazinelerini sarıp sarmalayan çarşafın ardındaki çıplak teninde ufak tefek, birkaç kızıl tırnak izi çarpıyor göze. Serin hava tüylerini diken diken edip vücudunu germiş. Şimdi yüzüne ve omuzlarına düşen perçem perçem siyah saçlarının ardından, lacivert gözünü açıp köşeye dikiyor bakışlarını. Eski, soluk yeşil, kadife bir koltuğun üzerinde beyazlar giyinmiş bir kadın oturuyor. Bacak bacak üstüne attığı ayaklarını bir koldan aşağı sarkıtıp diğerine de sırtını vermiş. Boynu, koltuğun sırtından tarafa doğru bükülmüş hafifçe. Kızıl, kısa tutamlar yanağını sıyırıp omuzlarına dokunmak için uzanıyorlar. Teni soluk, yeşim gözlerindeki donuk bakışları bir noktaya sabitlemiş. İnce uzun parmakları arasındaki altıpatların silindirini çevirip oturtup tekrar çeviriyor.

Genç adam, onu süzdü ve ardından uyku mahmuru gözlerini ovuşturup kendini gerisin geri yatağa bıraktı.

"Ciddiyim Abigail, kes şunu."

Tıkırtı ansızın durdu. Biri lacivert, diğeri mavi olan iki göz de hafifçe aralanıp tavana baktılar. Tıkırtı tekrar başladı.

"Geliyor."
"Kim?"
"..."
"Ha... Yeni çocuk. Evet."
"..."
"N'olmuş?"
"O..."
"...ne?"
"O bir... Simyacı."

2.11.08

Melez

***

Gece ağır ağır, sinsice üzerimize çöküp karanlığa boğmuştu etrafı. Tedirgindik. Korkularımız giderek artıyor, bizleri anahtarı kayıp kafeslere hapsediyordu. Soluk alışlarımız bozulmuştu. Düşüncelerimiz bir birini kovalıyordu; ama ne zaman birinin peşine düşsek hepsi birden yok olup bizi boşlukta bir başımıza bırakıp kaçıyorlardı. Soğuyordu hava. Verdiğimiz nefesler küçük bulutlar bırakıyordu ardımızda. Ateş bile donuktu şimdi.

Tedirgindik. Üşüyorduk. Korkmuştuk.

Ruhlarımız titriyordu.

Biz ki ne savaşlar atlatmıştık, ne mücadeleler vermiştik. Orduları dize getirmiş, krallara boyun eğdirmiştik. Canavarlarla, ruhlarla, iblislerle karşı karşıya durmuştuk. Silahlarımız vardı ellerimizde, kalın parmaklarımız arasına yerleşip savaş narası atan kılıçlarımız, baltalarımız, palalarımız vardı. Cesaretimiz, kuvvetimiz destandı halkların ağzında. Ölüm; kaprisli, güzel bir kadındı bizler için. Kılıçlarımız kınından her çıktığında, koynuna girdiğimiz bir kadın.

Şimdi, şimdi ruhlarımız titriyordu.

Yeni yetme bir kızın dudaklarından düşmüş o sözcükler ruhlarımızı titretiyordu.

Kızıl saçlarıyla Nadian' ı hatırlatıyordu bana. Kızımı. Yaşaydı eğer büyükbaba olmuştum belki de. Oysa... oysa bu kız tüylerimizi diken diken ediyordu. O kör, boş bakışlar huzursuzluk yayıyordu. Ölü rengiydi teni, mermer kadar beyaz... ve soğuk.

'Melez' diyorlardı ona. 'Şifacı' ya da 'Kâhin' diyenlerde vardı. Ona adaklar adayıp kızınızın koca bulup bulamayacağını ya da kocanızın savaştan dönüp dönemeyeceğini soramazdınız. O bunların çok üstündeydi. Gördükleri, duydukları ve hissettikleri sıradan ölümlüler için çok fazlaydı. Belki de bir melez olduğu için hâlâ hayattaydı. Erydianlar' ın soyundan geldiğini söyleniyordu. Yaklaşık on yıl önce tamamıyla yok olan bir Elf ırkıydılar. Diyorlar ki hepsi öylesine bir vahşetin kurbanı olup kendi kibirleriyle boğularak acı çekmişler ki Melez' in gözlerinden kanlar gelmiş. Yüzünde hâlâ o kanların izleri var. Gözlerinden yanaklarına, çenesine doğru inen kan kızılı şeritler. Yitip gitmiş kadim dillerden bir taç vardı alnında, tenine kazınmış.

Tapınakta kaldığımız süre boyunca tek bir sözcük bile söylememişti. Rahibeler; hasta, varlıklı bir ailenin küçük kızına bakıcılık ediyorlardı sanki. Onu, oradan oraya taşıyorlardı. Üşümesin diye şallara sarıyor, yiyebilsin diye etini küçük parçalara bölüyorlardı. O zaman bile onun yakınında olmak tedirgin ediciydi.

Tapınaktan ayrılıp ormanda ilerlemeye başladığımızda gün batmak üzereydi. Hava berraktı ve kimse bozacağını düşünmese de herkesin huzursuz olduğu aşikârdı. Yeni Ay' ın gecesiydi, yavaş yavaş doğmaya başlamıştı. Tam ne zaman oldu emin değilim; ama rüzgâr sertleşti. Atlar huysuzlaşınca onlardan indik. Kaldroin bundan fazlasıyla mutluluk duymuştu bir cüce olarak; ama o bile bir cücenin olabileceğinden çok daha tedirgin görünüyordu. Yayan devam etmeye başladığımızdan kısa bir süre sonra birkaç dal çıtırtısı duyduk. Ellerimiz kılıç ve baltalarımızda hışımla sese doğru döndüğümüzde onu gördük. Kızıl saçları, boş gözleri ve ölü teniyle durmuş bize bakıyordu. Alnına kazınmış eski harflerden oluşan çemberlerden ayak bileklerinde de vardı. Benzerleri; ama sanki yarım kalmışçasına bir kesinlikle elerinin bileklerine ve boynuna da işlenmişti. Çıplak ayakları, kırık dallar ve yaprak arasında, toprakla kirlenmiş olarak sırıtıyordu. Geceliğinin bir omzu hafifçe kaymış; ince kumaş genç, diri bedenini kıvrımlarına sarınıyordu. Her erkeğin; onurlu şövalyesinden rezil Orc' una kadar her erkeğin dokunmak, sahip olmak, bedenini altında hissetmek, ihtiras çığlıkları duymak isteyeceği bir kadın gibiydi. Oysa daha çocuktu, Nadian' dan daha küçüktü; ama unutturuyordu bunu. Bir çocuk olduğunu unutturacak kadar hayranlık ve anlamsız bir açlık uyandırıyordu karşısındakine.

Dostlarım, silah arkadaşlarım da benimle aynı duyguları paylaşmışlardı anlaşılan. Aynı şeyleri hissetmiş, aynı arzulara mahkûm olmamak için çabalamışlardı. Olduğumuz yere mıhlanmıştık. Tecrübelerimiz ve onurumuz bizi ileri adım atmaktan alıkoyuyordu. Gözlerimiz, bakışlarımız o beyaz tene, kızıl saçlara odaklanmıştı. Solgun dudaklarının aralanmasıyla sanki birkaç adım gerilemek istercesine hepimizin irkildiğini fark ettim. Önce anlamsızdı dudaklarının hareketi, sonra sesini duyduk. Sözcükleri. Ruhumuza sızan, karanlığı zihnimize fısıldayan o sözcükleri. Soğuk daha soğuk oldu, gece daha karanlık. Yıldızlar ve ay bile soldu, silindi gökyüzünden. Arzularımız, hislerimiz, umutlarımız çekilip alındı sanki bedenlerimizden. Namevtlerin dokunuşları gibiydi o sözler. Ruhlarımız parça parça yitip gidiyordu.

Ne zaman sustu... hatırlamıyorum. Bedenimi hissetmekte o kadar çok zorlandım ki nefes almaya kalkarsam eğer parçalanıp toprağa karışırım sandım. Hatırlamıyorum... ama sustu. Sustu ve dikildiği yerden, o çelimsiz ve mecalsiz haliyle, kör gözlerini alelade bir yere dikip öylece durmaya devam etti.

Alay ediyordu sanki. Orada durmuş, soğuk, ince kumaşın ardında ona dokunmuyormuş gibi, söylediklerinin hiçbir anlamı yokmuş gibi duruyordu.

Başka evrenlere, başka zamanlara ve bizim anımıza sözleri aitti. Yaşayanların, ölmüşlerin ve doğmamış olanların zamanlarına aitti.

Sözleri... kehaneti ölümün ötesine aitti.

***

14.8.07

Gece & Gündüz

Görkemli bir şatonun kutlama salonuydu burası. Zemin beyaz mermerdi ve ortam mermer kadar soğuktu. Omuzlarına dökülüp sırtına serpilmiş mor saçlarıyla genç bir kadın duruyordu En Yüce olanın önünde. Üzerinde beyaz bir elbise vardı etekleri yerlerde sürünen. İki nedime genç kadının sırtına gece kadar koyu bir maviden yapılmış keten, uzun bir pelerin tutuşturdular omzuna, yıldızların parıldadığı gümüş bir zincirle yakaları tutturdular.

Genç Kadın diz çöktü, yüce olan ağır adımlarla ilerledi. Dualar okuyup ilahiler fısıldıyor, kutsuyordu. Geceden çalınmış gümüş yıldızlarla bezenmiş bir tacı genç kadının başına bıraktı yavaşça.

Tören bitti.

Nedimeler yol gösterdi ve genç kadın odasına götürüldü. Tavandan yere kadar olan camsız pencerelerden gece tüm güzelliğini sergileyip kıskandırıyordu onu. Özgürlüğü öylesine cezbediyordu ki içeri süzülen serin rüzgâr da alaylı alaylı eteklerini dalgalandırıyordu.

Ansızın taş sütunların yanında bir kıpırtı oldu, gölgelerden içeri bir cüppe süzdü. Kukuletasını eriye attığında koyu yeşil gözler genç kadına imalı imalı bakmaya başladı.
"Ah! Bakıyorum Leydim, tacınızı da almışsınız sonunda," dedi, yerlere kadar gülerek eğildi. Sonra pelerinin çıkarıp en yakın koltuğa astı. Yüzünü geceye dönüp "Hâlâ burada kalmaya kararlı mısın Lela? Çünkü benim buraya son dönüşüm ve bu kez de kardeşimi almadan gideceksem gerçekten büyük bir hayal kırıklığı yaşayacağım." Sonra arkasını dönüp genç kadını süzdü ve suratını ekşitip "Tanrım. O ne iğrenç bir taç öyle. Hele şu elbise! Nerede senin at sırtındaki azgın ruhun?"

Kardeşini gördüğündeki memnuniyeti yüzüne yansıyan kız gözlerini kısıp anlamlı bir gülümsemeyle kendisi süzen kardeşini süzdü, Kafasındaki tacı çıkartıp camın hemen karşısındaki rahat koltuğa kendini bıraktı.
"Ah sevgili Lior..." Cümlesini tamamlamadan önce yanındaki boş yere oturması için hafif bir işaret etti, "Buradaki işim henüz bitmedi."
"İş mi? Ne işi? Babamızın dayatması olan bu manastır hayatında ne işin olabilir ki Lela?"
Çarpık bir gülümsemeyle dalgın dalgın camdan süzülen ay ışığının halıya yansımasını izledi bir süre mor saçlı kız.
"Çok az kaldı kardeşim... Ufak bir işim daha kaldı." Oturduğu yerden beklenmeyen bir hızla kalkıp arkalarındaki masaya doğru ilelerdi çekmeceden doğal olmayan bir çiçek çıkarttı. Turuncu bir gül ve bu gülü Lior' a uzattı.
"Beni anlaman için..." Tekrar gülümsedi, "Bu çiçeği anlaman gerek. Şimdi, buradan git."

Derin bir iç çekti Lior. Babasının dayatmalarından her defasında kaçıp kılıç sallamayı tercih etmişti o. Dua etmek ona göre değildi. Kardeşinin burada kalmak istemesini hiçbir zaman anlamamıştı; ama ikisi de kendilerine göre zeki ve güçlüydüler. Ne yapmaları gerektiğini hep bilmişlerdi. Lior, gülü aldı. Kardeşine sıkıca sarıldı ve sonra kukuletasını başına geçirmeden birkaç saniye önce...
"Kara Şafak için çok yakında diyorlar Lela. Dikkatli ol, ben Doğu' ya gidiyorum. Işık' a ön saflarda ihtiyaçları var" ve pencereden aşağı atladı. Lela anlamlı bir şekilde gülümsemeye devam etti.
"Görüşürüz kardeşim. Sana verdiğim hatırayı sakla ve ona dikkat et," dikkat et kısmını hafif bir imayla söylemişti. "Güle güle, kardeşim."

Lior taş duvarlarla yükselen yapıdan aşağı inmek yerine tersine surların en yukarısına çıkmıştı. Nişancılıklardan birine tüneyip dolunayın ışığında elindeki güle baktı. Gülümsedi ve gülün kâğıttan olduğunu gördü. Sapından kıvırdığında kâğıt açıldı. Böylece bir parşömen gül yerine avucunun içinde belirdi. Parşömen parçasındaki yazı kardeşinin el yazısıydı.

Eğer bir şeyi yok etmek istiyorsan, onu içten çökertmek gerekir kız kardeşim ve ben de bunu yapmak üzereyim. Bu mektubu sana verebilmeyi başarmışsam, onu aldıktan beş saat sonra beni, tahta kılıcını sapladığın yerde bekle. Burada, işim bitti.
Seni özledim,
Lela.

Lior' un dudaklarında daha büyük ve coşkulu bir sırıtış belirdi. Işık, avucundaki parşömene bir öpücük kondurdu ve kâğıt parçası sessizce yanıp yok oldu. Bu ufacık alev gözü en keskin nişancıyı bile tedirgin edemeyecek kadar usuldu. Küller gece rüzgârında yok olduğunda Lior surdan ve şatonun sınırlarından çoktan uzaklaşmıştı.


5 saat sonra...

Lela, buluşma yerine geldiğinde ormanın içinde böyle bir yıkıntıyı hâlâ fark edemeyen insanların haline güldü. Sarmaşıklar altında kalan yıkık ambar kapısını gürültüyle açtı ve içeri girdi. Lior' un çocukluk anıları canlandı gözünde. İkisi de daha küçük kızlarken, kardeşi atlara ve kılıçlara olan merakını saklamaktan çekinmezdi. Her fırsatını bulduklarında kaçıp saklandıkları bu eski ambar Lior' un içi saman dolu çuvaldan düşmanları ve tahta kılıçlarının izleriyle doluydu. İki eski çiviyle bir birine tutturulmuş iki çürük tahta parçasından yapılma o yeni yetme, oyuncak kılıcını savaşa girecek cesareti ve gücü olduğunu kanıtladığında tam da buraya bırakmıştı. Sarmaşıklar artık o anı parçasını öylesine kucaklamışlardı ki görünmüyordu bile. Lela huzurlu, özgürlük kokan bir nefes çekti. Kardeşi her an gelebilirdi, yoksa gelmiş miydi? Ambarın çürümüş çatısının aralıklarından süzen ay ışığında turuncu saçlar belirdi aniden. Lior çoktan hazırdı ve tetik de bekliyordu. Kardeşinin görür görmez ayaklanmıştı. Lela neşeyle gülerek kardeşinin boynuna atlayıp sarıldı.
"Sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki! Hemen başlamalıyım anlatmaya," Küçükken olduğu gibi sabırsızca gözlerini kırpıştırıp konuşmaya devam etti. "Çok zor bir büyü üstünde çalışıyordum manastırda kaldığım süre boyunca. Ah; ama başardım kardeşim. Kendimden bir tane daha yaptım, eh ama öyle bakma bana yani kendimden yapmadım da en azından diğerleri öyle sanacak," neşeyle güldü. "Ölü. Hiç canlı olmadı zaten. Bu sabah yatağımda onu bulacaklar. Ölü, öldürülmüş... Düşünsene kardeşim, Neva Manastırı' nda cinayet."
Kahkahayı bastı Lior ve sımsıkı sarıldı kardeşine.
"Ah sen ve şu cin fikirlerin. Peki ya şimdi? Şimdi ne yapacaksın? Doğu' ya gelecek misin benimle ?"
"Eh beni ölü sandıklarına göre canımın istediği her yere gidebilirim kardeşim. Tabii ki senle Doğu' ya geliyorum," Kardeşine hâlâ sarıldığını fark edip bıraktı.
"Hadi öyleyse acele edelim. Kara Şafak, Zirnam Ovalarını geçmiş."
Buruk bir tebessümle üstünü gösterir Lela. Ay ışığın son yansımaları beyaz elbisesindeki kanları açığa çıkartır, "Böyle yolculuk edemem."
"He he..." Lior pelerinin ardından bir çanta çıkartıp kardeşin uzattı, "Dediğim gibi. Acele etmeliyiz."

---

Elwnyx ile birlikte yazıldı.

2.8.07

Mavi Güneşten Bir Parça


[Giriş]


--Kahramanlarımız, yaklaşık elli kişiden oluşan bir grupla kraliyet sarayına girdiklerinde kralın talimatı ile bir birleriyle eşleşmiş ve dövüşmüşlerdi. Elli kişinin için rakiplerini yenilgiye uğratmış ve kralın zenginlikler vaat ederek şart koştuğu görevi yerine getirmek için yola çıkmışlardı.--


Şiddetli rüzgâr doğudan batıya eserken, üç ejderhanın üzerindeki üç binici, hızla doğuya doğru ilerliyordu. Rüzgâr, ejderhaların kulaklarını kopartmak istercesine sallarken, biniciler için de aynı şey geçerliydi.

O rüzgârda garip bir şekilde yüzünü hâlâ örtmeyi başarabilen bordolu kişi, siyah pelerini bayrak gibi sallanan adam ve gri cüppesini altına sıkıştıran, saçlarından başka hiç bir şeyin oynamasına izin vermeyen oğlan.

Dün o misafir odasında, kimse uyumamıştı. Pencerenin pervazına oturan bordolu, gözlerini saklıyordu; ama uyumadığı hareketlerinden belliydi. Siyah pelerinli ise yatağın kenarına oturmuş kitap okumuştu. Gri cüppeli... Aslında onun için 'uyuyup uyumadığı belli olmayan tek kişi' demek mümkündü. Biniciler, kralın verdiği görevle gökyüzünde yol alırken sessizliği bozan da bu genç oldu.

"Benim adım Lavern Alaric," dedi kafasını çevirmeden. Rüzgârdan sesi duyulsun diye böğürmüştü.
"Eric Kennitt," diye bağırdı siyahlı. Çocuğa sırıttı hafifçe, "Kara Başak Vadisinden geliyorum. Sen?" diye sürdürdü konuşmasını. Orta yaşlı eski bir askerdi, tecrübeli ve nazik görünüyordu. Yirmili yaşlar onun için çocuk sayılırdı ve bu çocuğun -diğerinin neye benzediğini bile bilmiyordu, yaşını da tahmin edemezdi bu yüzden- bu kadar güçlü olması onu şaşırtmıştı. Yeteneğine saygı duymuş; ama gençliğin verdiği delikanlılıkla başına bir şeyler açmasından endişe duymuştu. Bordolu ise sessiz kaldı. Saraydayken omzuna tünemiş olan kara gölge şimdilerde ortalıkta değildi.

"Krallıktaki her ordudan geliyorum. Kendimi bildim bileli savaşırım," dedi Lavern ve kafasını çevirerek, bordoluya baktı, "Senin bir adın var mı yoksa sessiz kalmayı mı seçeceksin bütün yol boyunca?"

Bordolu durup bir an kafasını geriye doğru attı. Kukuletanın altından upuzun kızıl saçlar kırbaç gibi ardı sıra rüzgâra tutundu. Genç bir kadındı, başı dik, duruşunda mağrur bir eda vardı. Kehribar sarısı gözleri hafif hüzünlüydü ve dudaklarını araladığında sesine biraz melankoli biraz da keder tınıları serpilmişti, "Adım, Erion Reid. Corazon' dan geliyorum."

Lavern, Erion' a baktı uzun süre. Yüzünün nasıl bir şey olduğunu aklına kazımak ister gibiydi. Saçları ters rüzgârdan yüzüne kırbaç gibi vuruyordu.
"Gizemimiz çözüldü," dedi muzırca gülümseyerek ve önüne döndü. Rüzgâr tekrar kahverengi saçlarını arkaya savururken, ileride bir parıltı gördüğünü sandı; fakat hemen sonra gerçekten görmüş olduğunu fark etti çünkü Eric' in sesi, gür ve sert bir şekilde havada yayıldı.

"Bir sorunumuz var millet."
"Zenka!" diye bağırdı Erion ve bir anda yanlarından bir gölge uçuverdi çığlık atarak, Erion gözlerini kapattı. Tekrar açtığında göz bebekleri iyice büyümüştü, "Rihad lar. Dört kişiler," dedi, transta gibiydi. Sonra gözlerini tekrar kapatıp açtığında gözleri eski haline dönmüştü.
"Rihadlar... isimleri tanıdık; ama bunlar tam olarak ne?!!" diye bağırdı Lavern kafasını çevirmeden. İlerdeki parıltı yaklaşıyordu.
"Çöl Toplulukları! Kraldan haz etmezler, kesin olarak düşman değillerdir. Pek ortaya çıkmazlar genelde; ama bu sefer fikirleri değişmiş sanırım," dedi Eric, "Topraklarına gireceğiz, Kralın adına," göz kırptı, "bundan hoşlanmamış olmalılar."
"Hoşnutsuzluklarını memnuniyetle karşılayabilirim," dedi Lavern yarım ağızla gülümseyerek. Artık ilerde ki ejderhalar seçilebiliyordu. Birkaç dakika sonra, yeşil ejderhalar süren, sarıklı ve peçeli dört kişi gözle görülebilir mesafeye gelmişti. Lavern, ejderhasını yavaşlattı ve arkada kaldı. Eric ile Erion yan yana ilerlemeye devam ettiler.

Erion, Lavern arkaya geçerken yan gözle onu süzdü istifini bozmadan hemen ardından da ejder eğerinin üstüne çıkıp dimdik durdu. Bu en iyi binicilerin bile yapmakta zorlanacağı bir şeydi, o ise sanki çayırdaki meltemlerin yüzünü okşayışını izliyormuşçasına rahattı. Cüppesi ardı sıra kızıl saçlarıyla birlikte dalgalanıyordu. Sol omzunun hemen üstüne siyah bir gölge belirdi. Eric ise, başını hafifçe arkaya doğru çevirip seslendi, "Hey, çocuk! Başını belaya sokma!" Sonra da kılıcını kınından çekti. Lavern, her zaman ki gibi, muzipçe gülümsedi ve gözlerini bir anlığına kapattı. Açtığında, eskiden kahverengi olan gözleri, güneş ışığı altında leylak renginde parıltılar saçıyordu, "Sen hiç merak etme," dedi yüksek sesle ve sadece kendisinin duyacağı tonda ekledi, "babalık."

Üç ejderhaya karşı dört ejderha. Üç kişiye karşı dört kişi. Güneşin altında, yerden oldukça yüksekte birbirlerine bakan yedi kişi. Sessizliği bozan peçesinin arkasından sesi boğuk gelen adam oldu.

"Kralın piçleri!! Defolun!!"
"Kralın adına, yolumuzdan çekilmenizi öneriyorum. Yoksa olacaklardan sorumlu değiliz," diye karşılık verdiğinde Eric, Erion' un sol omzu üzerinde gölge daha bir tutkulu dalgalandı ve saçına takılı iki siyah tüyün tuttuğu mor boncuk hafifçe parıldadı.

"Seni...!!" diye böğürdü konuşan peçeli adam. Tam elinde ki bıçağı fırlatmak için kaldırmışken, gözleri kocaman açıldı. Alnında biriken ter damlaları, yüzünü geçerek çenesinin altında kayboldu. İnliyor ve boğuk sesler çıkartıyordu; fakat hiç bir kıpırtısı yoktu. Sadece kocaman açılmış gözleri ile Lavern'e bakıyordu. Lavern ise, gözlerinin leylak parıltısı altında, gülümsüyordu. Derken, adam sağa kaydı ve ejderhasından aşağıya düştü.

Geriye kalan üçlü küçük bir şaşkınlık şoku yaşadıkta sonra silahlarına davrandılar. Erion' un karşısında yan yanan duran çift üstlerine aniden belirip binen kara gölge tarafından yutuldular. Geriye kalanla da Eric, kılıç kılıca bir çarpışmaya girmişti. Son adamı Erion ve Lavern' den biraz uzağa çekmişti. Genç kadın ifadesizde ayakta durduğu yerden ikisini izliyordu. Kara gölge yine omzunun üstüne dalgalanmaya başlamıştı. Lavern, Eric ile peçeli adamın dövüşüşünü izledikten sonra, gözlerini uzunca bir süre kapattı. Açtığında leylak ışıltısı kaybolmuş, kahverengi gözleri geri gelmişti.

"Sence, ona yardım edelim mi?" dedi Lavern, Erion'a.
"Sanmam," dedi kadın. Lavern dövüşten gözünü alıp Erion' a çevirdiğinde yüzünü, kadının omzunda dalgalanan gölgeyle 'göz göze gelmiş' gibi bir hisse kapıldı. Gölge duruldu, titredi ve ansızın yok oldu. Erion'un saçında mor boncuk tekrar parlayıp sönerken genç kadın istifini hiç bozmadı.
"Hahah!" diye güldü Lavern. Tokayı beğenmişti, "Bu toka oldukça güzel. Kendi kendine parıldayıp duruyor. Fark ediyor musun?"
Erion ilk kez Lavern'e baktı. Sonra başını dövüşe geri çevirdi, "Hayır, hiç fark etmedim."

Bu sırada Riadlardan olan adam Eric'in savurduğu bir kılıç darbesiyle ejderinden düşmeye başladı. Eric bir süre orda durup onun düştüğü yöne baktıktan sonra ejderini ikilinin yanına doğru sürmeye başladı.

"Neden arkaya geçtin?" diye sordu Eric ikiliye yaklaştığında. Sanki biraz önce hiç bir şey olmamış gibi kılıcını kınana soktu. Nefes alışı bile hızlanmamıştı.
"Eğer çuvallarsam, tam önünüzde başıboş bir ejder bırakmak istemedim," dedi gözlerini binicisiz kalan ejderlere kaydırarak. İki ejderha, hiçte dostça olmayacak bir şekilde, üçlünün etrafında dönmeye başlamıştı.

Erion cüppesinin altından elini çıkarttı, yüzünün hemen önünde avuç içi sağa bakacak şekilde tuttu. Sonra hemen ardından kolunu o kadar hızlı yanına doğru dimdik açtı ki ejderler efendilerinin emrindeymiş gibi o tarafa yöneldiler. Bordo cüppesinin yarısı arkasına savrulmuştu. Düşük belli pantolonu ve beline bağlı kumaşın üstünde ilginç boncuklar ve kemik parçaları vardı. Erion ejderler uzaklaşırken cüppesini geri örttü ve sanki hiçbir şey olmamış gibi, eğere geri oturdu.
"Tamam, o zaman," dedi Lavern gülümseyerek. "Yola devam etmemek için bir nedenimiz yok. Kral hazretleri beklememeli," dedi Eric'e gülümseyerek ve ejderhasını son sürat ilerletmeye başladı.


Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere dönüşürken, üçlü yollarına devam ettiler. Sonunda biraz alçaldıkları bir zamanda, altlarında ki toprak, çölden yeşilliğe dönüşmüştü. Ay ise, gökyüzünde ki yerini çoktan almıştı bile.
"Biraz dinlenme vakti geldi," dedi Eric, ejderhasına iniş emrini vererek. Lavern' de rahatlamış bir şekilde onu izledi. Erion' un ejderi çimenlere bastığında genç kadın eğerden aşağı kaydı usulca, "Yakınlarda nehir ya da göl var mı?" diye soru Eric' e.
Eric, güneyde ağaçlık bir bölgeyi işaret edip, "Şu tarafta bir tane olması gerekiyor, sanırım on beş dakikalık bir yürüyüşle bulabilirsin. Eğer gideceksen balık tutar mısın? Böylece erzakımızı daha uzun süre koruyabiliriz."
"Olur, tutarım," dedi Erion ve nehrin olduğu tarafa yöneldi, Lavern arkasından atlayıp, "Dur! Yardım edeyi--" diyordu ki Eric onu ensesinden yakalayıp geri çekti. "Sen ateş yakmak için çalı çırpı toplamaya yardım et genç adam," dedi ve ona Erion'un gittiğinin zıt yönünde bir bölgeyi işaret etti. Lavern dişlerini sıkarak gösterilen yöne doğru ilerledi.

"Orda bir tane, şurada iki tane, lanet çalılar her yerde," dedi karanlığın içinde. Ejderhanın üzerinde tutulan belinin acısını dindirmek için garip hareketler yapıyordu aynı zamanda. Bir kaç dakika sonra kucağında bir dolu çalı çırpı ile Eric'in yanına geri döndü. Adam uyku tulumlarını, taşlardan yaptığı halkanın etrafına dizmiş, kendisininki olduğuna karar verdiği tulumda üzerine oturmuş elindeki tahta parçasını yontuyordu.

Lavern, çalıları yuvarlığın içine bıraktı, "Ben balık tutmaya gidiyorum," dedi adama doğru; ama içinden 'babalık' kelimesini ekledi sonuna.
"Evet, şimdi istediğini yapabilirsin," diye karşılık verdi başını elindeki tahta parçasından kaldırmadan.
"Onu ne yapmayı planlıyorsun?"
"Bitince görürsün."
"Öyle olsun," deyip iri adımlarla, nehrin tahmini yönüne ilerlemeye başladı.


Erion nehir kenarına vardığında yavaşça etrafını süzdü. Siyah gölge bu sefer tam bir karga şeklinde omzunda belirdi, hafifçe gakladı. Erion tebessüm edip onun başını okşadı ve karga havalanıp geceye yükseldi. Erion üzerindekileri yavaşça çıkartıp bir kayanın üzerine koydu. Bir tek saçındaki iki tüylü mor boncuk kaldı. Yavaş adımlarla suya girdi. Su serindi; ama dalgaları azgın değildi. Erion suyun altına dalıp akıntıya karşı yüzen gümüş rengi gece balıklarını izledi. Ona doğadan aldıklarına karşı doğaya vermesi gerektiği öğretilmişti. Suyun yüzeyine çıkıp saçlarını geriye savurdu, etrafa saçılan su damalarının yok olduğu anda çevrede uçuşan beyaz ışık huzmeleri belirdi. Bunlar orman hayvanlarının ruhlarıydılar.

Erion onları izledikten sonra suyu okşarcasına elini üstünde gezdirdi ve hafifçe bir şeyler mırıldandı, dokuz tane ince uzun beyazımsı ışık suya girdi hızla ve tekrar yüzeye çıktıklarında kıpırdayan balıkları avlamışlardı. Erion hepsini topladı. Kayanın yanına geri dönüp giyindi. Saçlarındaki suyu sıktı ve gece meltemi tatlı öpücüklerle nemli saçlarını dalgalandırdı. Cüppesini giyip, balıkları eline alarak kamp yerine yöneldi.


Lavern ıslık çalarak ilerliyordu ki karşıdan gelen bir karartı gördü, "Erion?" diye seslendi. Elini ne olur ne olmaz diye kılıcının üzerine koymuştu bile. Erion cevap vermeden sessizce yanından geçti Lavern'in.
"Evet, çok güzel," dedi genç adam ve Erion'un arkasından ilerlemeye başladı.
"Şu suskunluğunu biraz bozsan çok daha iyi olacak biliyor musun? Hayır, en azından sen olduğunu bildirebilirsin bana değil mi?"
"Hmm... Bendim," demekle yetindi Erion.
"Gelişiyoruz. Bu da iyi bir şeydir," dedi Lavern, ellerini arkada birleştirip ıslık çalmasına kaldığı yerden devam etti. İkisi kamp alanına geri döndüklerinde, Eric, ateşi yakmış ve balıkları dizmek için bir düzenek oluşturmuştu. Elinde ise hâlâ oymakla meşgul olduğu tahta parçası vardı.
"Buradan bakınca bir tavşana benzemeye başladı Eric," dedi Lavern, tahtaya bakarak. Sonra, Eric'in solunda ki uyku tulumuna yöneldi. Kılıç kınının iplerini söktü ve düzgünce yerleştirdi onu. Sonra çizmelerini çıkarttı, üzerinde ki pelerini çıkarttı ve uyku tulumunun içine kendini kaydırdı.

Gözleri ateşe bakarken, saçları yüzünün neredeyse hepsini kaplıyordu. Belinin acısını umursamamaya çalışarak, Eric ve Erion'a bakmaya başladı. Erion dikilip bir süre alevlere baktı boş boş. Sonra mekanik bir şekilde Eric'e uzattı balıkları, onlarda birkaç dakika alevlerin üstünde asılı kaldı. Eric oymakta olduğu şeyi bir kenara bırakıp balıkları aldı. Kadın uyku tulumunun üstüne oturup bağdaş kurdu. Cüppesinin altını kurcalayıp bir pan flüt çıkardı. Bir iki kere üfledikten sonra hafif bir ezgi çalmaya başladı. Alevlerde ufaktan bu ezgiyle titreşiyor gibiydiler.

Lavern, balıklar pişene kadar dört kez esnedi. Flütün sesi o kadar dinlendirici ve o kadar yumuşak çıkıyordu ki, hayran kalmamak mümkün değildi. Balıklar hazır olduğunda, vücudunu zorlayarak tulumdan çıktı ve kendi payı olanları alıp yemeğe başladı.
" Ejderhalardan... nefret... ediyorum... belim..." demeye çalıştı yemeği bırakıp nefes aldığı zamanlarda, onun homurdanmasını duyan ejderhalar bu genç ve küstah binicinin sözlerine hafifçe hırlayarak karşılık verdiler.

Eroin, balığı ufak lokmalar halinde, her ısırığın üzerinde düşünüyormuş gibi yavaşça yiyordu. Eric ise ilk balığı bitirdiğinde, "Siz ikiniz uyuyun. İlk nöbeti ben alacağım. Erion, seni gece yarısı uyandıracağım," dedi. Lavern, olumlu anlamda başını sallayıp, Erion'a göz attıktan sonra, parmaklarını yalayarak uyku tulumuna tekrar girdi. Tamamen yerleştikten bir kaç dakika sonra, uyumuştu bile.
Yemeği bittiğinde genç kadında sırtını ateşe vererek uyku tulumun üstüne uzandı ve cüppesine sıkıca sarılıp uyumaya çalıştı.

Eric, çocukların uyuduğuna kanaat getirince kamp yaptıkları alanın bir kaç metre ötesinde, halka çizerek temkinli adımlarla ilerlemeye başlamıştı. Bir ara cebinden çıkarıp yontmakta olduğu tahta parçasına baktı, ardından buruk bir tebessümle onu pelerini altında kaybetti. Gecenin içinde, ateşin çatırtıları, ejderhaların derin soluk alıp verişleri ve Lavern ile Erion'nun birbirine karışan nefes sesleri duyuldu.

---

Faldor ile birlikte yazıldı.